2 Kasım 2008 Pazar

PROJEYİ ANLATMAK İÇİN ÜNİVERSİTELERİ ZİYARET ETTİK..

18 Eylül 2008 ESKİŞEHİR ANADOLU ÜNİVERSİTESİ GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ
Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Zehra Çobanlı ile Sanatın Anadolu Aydınlanması Projesi hakkında görüşme gerçekleştirdik. Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olarak projede yer alacaklarını bildirdiler. Proje için Yrd. Doç. Mustafa Ağatekin liderliğinde proje grubu oluşturuluyor.

19 Eylül 2008 BURSA ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ
Resim bölüm başkanı Doç. Ahmet Şinasi İşler' in atölyesinde projeden konuştuk. Güzel Sanatlar Fakültesinin henüz mezun vermemesi ve öğretim üyesinin az olmasından dolayı Bursa'da bulunan güzel sanatlar birimlerinden destek sağlanarak bir proje grubu oluşturulmasına karar verildi. Uludağ Üniversitesi eğitim fakültesi, güzel sanatlar fakültesi, güzel sanatlar lisesi ve bağımsız sanatçılardan oluşan bir grup oluşturuldu.

13 Ekim 2008 DİYARBAKIR DİCLE ÜNİVERSİTESİ ZİYA GÖKALP EĞİTİM FAKÜLTESİ



Güzel Sanatlar Eğitimi Resim bölüm başkanı Yrd. Doç. Ali Osman Alakuş ve Öğretim görevlisi Yrd. Doç. Nimet Keser ile Sanatın Anadolu Aydınlanması Projesi hakkında görüştük..



Resim eğitimi bölümü ile Sanatın Anadolu Aydınlanması projesi üzerine interaktif bir toplantı düzenlendi. Toplantıya katılan öğrenciler ve öğretmenler görüş ve yorumlarını proje danışmanı Ali Akdamar ile paylaştılar. Projeye grubu oluşturuluyor.

14 Ekim 2008 ANKARA HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ




Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölüm Başkanı Doç. İsmail Ateş ve öğretim üyesi Yrd. Doç. Mustafa Salim Aktuğ ile Sanatın Anadolu Aydınlanması projesinin amacından, yapılması gerekenlerden ve 2010 sergi mekanları üzerine görüşme gerçekleştirdik. 2010'da Hacettepe Üniversitesi ürettikleri proje ile Sanatın Anadolu Aydınlanmasındalar.

14 Ekim 2008 ANKARA BAŞKENT ÜNİVERSİTESİ GÜZEL SANATLAR TASARIM VE MİMARLIK FAKÜLTESİ



Başkent Üniversitesi Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Adnan Tepecik'i 2010 projesini görüşmek üzere ziyaret ettik. Projede yer alan üniversite, proje grup lideri olarak grafik ve görsel sanatlar araştırma görevlisi İnanç İlisulu'yu görevlendirdi. Projeye grafik sanatları ile katılmayı planlayan Başkent Üniversitesi Tasarım fakültesi Sanatın Anadolu Aydınlanması projesine farklı bir soluk getireceği şüphesiz..

14 Ekim 2008 ANKARA' da KANAL B' ye PROJEMİZDEN BAHSETTİK...

2010'a giden süreçte üniversitelerde düzenleyeceğimiz proje ile ilgili seminer ve söyleşileri herkesle paylaşabilme görüşündeyiz.

15 Ekim 2008 VAN YÜZÜNCÜ YIL ÜNİVERSİTESİ GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ VE GÜZEL SANATLAR EĞİTİM FAKÜLTESİ




Van Yüzüncü Yıl Güzel Sanatlar Fakültesi ve Güzel Sanatlar Eğitim Fakültesi öğretim görevlileri ve öğrencilerine, Sanatın Anadolu Aydınlanması projesi ile ilgili bir sunum gerçekleştirildi. Proje danışmanı Ali Akdamar Projenin amacından ve 2010'a kadar giden süreçten bahsetti.



Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sanatın Anadolu Aydınlanması Proje lideri, Güzel Sanatlar Eğitimi Resim Bölüm başkanı Yrd. Doç. Ruhi Konak



Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Resim Eğitim bölümü 4. sınıf resim atölyesi öğrencileri

Projemizi Yüzüncü yıl öğretim görevlileri ve öğrencileri ile buluşturmamıza yardımcı olan Fen Edebiyat Fakültesi öğretim görevlisi Rafet Çelebi'ye çok teşekkür ederiz.


Yüzüncü Yıl Üniversitesine gelmişken Van Gölünü görmeden ayrılmadık :)

23 Ekim 2008 KONYA SELÇUK ÜNİVERSİTESİ GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ


Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencileri ve öğretim görevlilerine Sanatın Anadolu Aydınlanması 2010 projesi tanıtıldı.

Resim Bölüm başkanı Doç. Hüseyin Elmas 2010 proje grup lideri olmayı kabul etti ve İstanbul' a döndüğümüz günün sonrası Hüseyin Bey'den öğrendik ki, Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar fakültesi 20 kişi civarında bir ekip oluşturmuş. Projede ,3 heykel, 3 seramik, 3 grafik, 11 resim çalışan kişi olacak. Bunların içinde akademisyen, lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencileri yer alacak. Proje Konya'da hızlı ilerliyor :)




Sanatın Anadolu Aydınlanması 2010 proje destekçisi Lisans kırtasiye (Live Sanat) Sanatsal malzemelerini tanıtarak Selçuk Üniversitesi öğrencilerininde katılımıyla workshop gerçekleştirdi.

30 Ekim 2008 HATAY MUSTAFA KEMAL ÜNİVERSİTESİ GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ VE GÜZEL SANATLAR EĞİTİMİ FAKÜLTESİ


Mustafa Kemal Üniversitesi Öğretim görevlileri Abdulkadir Öztürk ve Yrd. Doç. Adem Çelik ile Sanatın Anadolu Aydınlanması projesi üzerine görüştük.

Güzel Sanatlar Eğitimi ve Güzel sanatlar fakültesi öğretim görevlileri ile bir toplantı düzenleyerek 2010 projesinin amacından, danışma kurulunun gerçekleştireceği seminerlerden, proje grubunun oluşmasından, proje bülteni, web sayfası gibi pek çok konu üzerine görüşüldü. Öğretim Görevlileri proje hakkındaki görüşlerini ve sorularını Ali Akdamar ile paylaştılar.


Lisans Kırtasiye A.Ş. ' nin Yönetim Kurulu Başkanı Mayir Saranga, Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi ziyaretimizde bizlerleydi. Üniversite öğretim görevlileri ile gerçekleştirilen sohbette tarihi değerlerimizin tekrardan gündeme getirilerek Aydınlanma- Farkındalık- Çağdaşlaşma yaratılması hedeflenen, 2010'a kadar olan süreçte Lisans Kırtasiye (Live Sanat) projenin destekçisi olarak yer alacak.

Hatay Arkeoloji müzesini ziyaret ettik.

Hatay Arkeoloji müzesinde 18.100 parça arkeolojik eser, 1.050 etnografik eser, 13.820 sikke, 1.347 mühür olmak üzere toplam 34.317 eser bulunmaktadır.

Müze yöredeki kazılardan elde edilen çeşitli tarihi eserlerin yanında Dünyanın 2. büyük mozaik müzesidir. Müzedeki mozaikler 2. ve 5. yy'ları arası Roma ve Bizans dönemlerini kapsayıp mitolojik olaylar ve kişiler sembolize edilmektedir.

SANATIN ANADOLU AYDINLANMASI 2010 PROJESİNE KATILAN\ KATILACAK ÜNİVERSİTELER

Projeye katılması için 12 üniversite belirlenmişti. Fakat pek çok bağımsız sanatçıyla üniversite öğretim üyesi, projeyi destekleyince, 24 Ekim 2008 tarihinde The Marmara Otelinde düzenlenen Sanatın Anadolu Aydınlanması II. Danışma Kurulu toplantısı kararı ile üniversite sayısı 20'ye çıkarıldı.

1. ANKARA- Hacettepe Üniversitesi
2. BURSA- Uludağ Üniversitesi
3. ÇANAKKALE- Onsekiz Mart Üniversitesi
4. DİYARBAKIR- Dicle Üniversitesi
5. ERZURUM- Atatürk Üniversitesi
6. ESKİŞEHİR- Anadolu Üniversitesi
7. KONYA- Selçuk Üniversitesi
8. TOKAT- Gaziosmanpaşa Üniversitesi
9. VAN- Yüzüncü Yıl Üniversitesi
10. ANTALYA- Akdeniz Üniversitesi
11. EDİRNE- Trakya Üniversitesi
12. HATAY- Mustafa Kemal Üniversitesi
13. İSTANBUL- Bağımsız sanatçılar ve birden fazla üniversite
14. İZMİR- Dokuz Eylül Üniversitesi
15. KAYSERİ- Erciyes Üniversitesi
16. KÜTAHYA- Dumlupınar Üniversitesi
17. MERSİN- Mersin Üniversitesi
18. SAMSUN- Ondokuz Mayıs Üniversitesi
19. KOCAELİ- Kocaeli Üniversitesi

01.11.2008 tarihinde Sabah Gazetesinde yayınlanan, Sanatın Anadolu Aydınlanması Projesi


Yazan: Refik Durbaş

Nedir sanatın Anadolu aydınlanması? Bu sorunun yanıtı "Anadolu'nun sahip olduğu kültürel değerleri inceleyerek farkındalık yaratmak ve bu değerleri çağdaş formlarda yeniden yorumlayarak sürekliliği sağlamak," olabilir mi? Neden olmasın?

İki yıl kadar önce 'farkındalık' konusunda ilginç bir olaya tanık olmuştum. Gaziantep'in İslahiye ilçesinde Hititlerden kalma bir heykel atölyesi var.Bugün 'Yesemek' olarak bilinen atölyede, çeşitli üniversitelerden 10 kadar heykelcinin katıldığı bir çalışma yapıldı. Bir anlamda, Hititlerin yüzyıllar öncesi yaptıkları heykelleri günümüz sanatçıları yeniden yorumladılar. Elbette hepsi özgün, çağdaş, sanatçının kimliğini yansıtan çalışmalardı. Fakat bir heykel vardı bütün bunlardan ayrılan...Heykel konusunda eğitimi olmayan Gaziantepli genç, yapıtını geçmişin birikimiyle harmanlamıştı; yaşı, Yesemek'teki Hitit heykellerinin yaşındaydı çünkü...

İstanbul'un Avrupa kültür başkenti olacağı 2010 yılı yaklaştıkça projeler de gün yüzüne çıkıyor.Ali Akdamar'ın tasarladığı ve 'Lisans Kırtasiye A.Ş.' tarafından desteklenen 'Sanatın Anadolu Aydınlanması' projesinin amacı şöyle özetlenebilir: Anadolu uygarlıklarının günümüz sanatına etkisi, kültürel birikim bağlamında bu uygarlıkların değerlendirilmesi, bu birikimden yola çıkarak ne kadar evrensel ürünler ortaya konduğunun sorgulanması ve Anadolu'da bulunan üniversitelerin güzel sanatlar bölümlerine bir açılım sağlayarak aydınlatıcı bir sanat hareketi başlatılması...Bir başka deyişle, İstanbul'u oluşturan kozmopolit dokunun kaynağına gitmek ve orada bin yıllardır birikmiş olan kültürü ortaya çıkararak farkındalık yaratmak. Böylece de Avrupa kültür başkentine yaraşır bir bellek tazelemesinin kavşak noktasında buluşmak...

Projenin danışma kurulunda ise Ali Akdamar, ben, Devrim Erbil, Adem Genç, Ara Güler, Leyla Pınar, Ferit Özşen, Tilbe Saran, Gürol Sözen ve Erkal Yavi yer alıyor.Projeye katılacaklar, kendi coğrafyalarındaki geçmiş uygarlıkların izinde soyutlamalar yaparak çağdaş ürünler geliştirecekler; Danışma Kurulu da bu bağlamda yön verici ve bilgi aktarıcı konumda olacak. Projeyi tasarlayan Ali Akdamar, Sanatın Anadolu Aydınlanma'sının önemli görevlerinden birinin 'farkındalık yaratmak' olduğunu vurguladıktan sonra şöyle diyor: "Yıllar önce bir Alman kalem firmasının önüme koyup neye benzediğini sorduğu kalemin bana çok yakın gelmesine rağmen ne olduğunu bulamama duygusu, bu konuda aldığım önemli derslerden birisidir. Kalem, Efes antik kentindeki sütunlardan esinlenerek tasarlanmıştı. Son yıllarda bizim sanatçılarımız da bu değerleri ortaya çıkarma çabasıyla bir şeyler üretmekteler. Ancak pek çoğu bilinen sembolleri kullanmanın ötesine geçemiyor." Akdamar'a katılmamak mümkün mü?

Projeye katılması için 12 üniversite belirlenmişti. Fakat pek çok bağımsız sanatçıyla üniversite öğretim üyesi, projeyi destekleyince bu sayı ikiye katlanacak gibi görünüyor.Sanatın Anadolu Aydınlanması projesini, bu açıdan İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinliğinin en önemlilerinden biri olarak görüyorum. Bu projeyle İstanbul ve Anadolu arasında bir sanat köprüsü kurulacağı gibi, geçmiş birikimin yarına yansıtılmasıyla da ulusaldan evrensele sanat dünyamıza yeni açılımlar kazandırılmış olacaktır. Bu Anadolu'nun sanata ilgisinin bir göstergesidir de aynı zamanda...

Sanat, Tasarım ve "Sanatın Anadolu Aydınlanması" Temalı 2010 İstanbul Kültür Başkenti Projeleri Üzerine


Yazan:Prof. Dr. Adem Genç

Bir zamanların ünlü iletişim kuramcısı Marshall Mc Luhann, (1911-1980) “Bütün önemli teknolojileri önce biz yaratıyoruz, sonra onlar bizi.” demişti. Kültürel yaşamının en belirleyici dinamiklerinden birini oluşturan sanat ve tasarım alanında da durum pek değişmiyor. Özellikle küreselleşmenin etkilerine maruz kalan ülkelerde sanat ve tasarım giderek teknolojik yeniliklerin etkisi altına giriyor. Oysa, yaratıcı edimin doğası çok daha karmaşıktır. Doğrusu, sanat ve tasarımda teknoloji ve araçların tesbiti hayati bir önem taşırmaktadır. Ama yine de, yaratıcı edimde “tekno-estetiğin” (terim bana ait), bilginin biçimlenmesindeki (envisioning information) rolü, onun araçsal işleviyle sınırlıdır.

Amacımız burada, sanat ve tasarımın bütünüyle salt bir raslantı veya ilham sonucu oluştuğunu değil, tersine, matematiksel bir işlem gibi aşama aşama; aynı kesinlik ve mantıkla kurulduğurnu göstermektir. Nitekim, teknolojik yeniliklerin yaratıcılığı sıradan bir “techno-show”a indirgeyebilen bu tür araçsal özelliği karşısında ünlü sanatçıların tavrı çok daha farklı olmuştur. Örneğin, fotoğraf makinasının icat edildiği ondokuzuncu yüzyıldan önce, Batı Avrupa’da kendi imgesini belgelemek isteyen herkes, ünlü ressamlara hiç olmazsa hayatında bir kez portresini yaptırıyordu. Taşınabilir fotoğraf makinasının yaygın olarak kullanıldığı 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren ise, ressamlara poz vermek suretiyle portresini yaptıran insanların sayısı giderek azalmaya başlamıştı. Artık serbest piyasa koşullarında portre ressamlığı ile geçinen sanatçıların atölyeleri, her türlü fotoğraf imgesinin büyütülüp kopyalandığı stüdyolara dönüşmekteydi. Fotografın araçsal işlevi adeta nihai bir ürüne dönüşmüştü. 1860’tan sonra, İzlenimci ressamlar, fotograf makinasının optik cazibesine seçenek oluşturabilecek pentürel yöntemler geliştirmek suretiyle, fotografın kendi disiplini içindeki araçsallık işlevinin serbest piyasa koşullarında, portreci ressamlara verebileceği zararı kısmen de olsa önüne geçmeyi başardılar. Resimsel ifadelendirmelerde, fotoğraf imgesine daha farklı bir açıdan yaklaşmak suretiyle onun, görme biçimlerini değiştiren araçsal kalitelerinden yararlanıdılar. Resimde çizgi, ışık renk, hız ve zamandan kaynaklanan görsel izlenimlerin tanımlanmasına yönelip, modern sanatın, ya da genel anlamda sanat tarihinde, “doğa taklitçiliğinden kavram ressamlığına geçiş”in öncülüğünü yaptılar.

Buhar makinasının icadıyla başlayan birinci sanayi devriminden sonra, sanat ve tasarımla ilgili tartışmalarda bu tür sorunlar sıkça gündeme gelmiş; William Morris ve John Ruskin’dan bu yana sanatın toplumsal işlevi, sanat ve teknoloji, ya da sanat ve tasarım ürünlerinde form ve fonksiyon ilişkileri üzerine sonu gelmeyen tartışmalar yapılmıştır.
İkinci sanayi devrimi ve özellikle, geleneksel yaşam tarzını tepe taklak eden ileri-bilişim çağında-teknolojik adaptasyonun tek başına bir gelişim paradigması olarak algılandığı ülkelerde- sanat ve tasarım olgusuna yaklaşım biçimlerinde de bu tür sorunlar enine boyuna tartışılmıştır. Bugün, dünyanın birçok ülkesinde, sanat ve tasarımın en önemli araçlarını, dijital kayıtlar, projeksiyon sistemleri, bilgisayar programları ya da laser teknolojileri oluşturmaktadır. Öyle ki, artık her türlü sanal uzam ve zaman koordinatları içinde üretilen “Post Dada” veya “Fluxus” kaynaklı sanat ve tasarım ürünleri; başta 1960’ların John Cage’i ya da 1970’li yılların “Post Duchamp Krizi” dahil olmak üzere, 20.Yüzyılın başlarındaki tarihsel avangartlarını dahi gölgede bırakmaktadır. Gerçi, tarihsel avangard’ın dünyayı dönüştürmek projesine karşın, video sanatçılarının da içinde bulunduğu neo-avangardların gerçekte böyle bir ütopyaları da yoktur. Ama yine de sözgelimi bu alanlarda çok daha hızlı ve ileri bir produksiyon, tecimsel ve küresel bir mekanizma oluşmuştur. İngiltere’de Damien Hirst, Martin Creed gibi sanatçılardan (Bkz. Barry, Dave: "When innovative artists do their darnest", Miami Herald Tribune Media Service Inc., May 16 2003; Çeviren A.Genç: http://http://www.ademgenc.com/) başka, bu alanda ABD’den en güncel örneklerden biri de 10 yaşında ABD’ye göç eden 1970 Almanya doğumlu fotograf sanatçısı Julia Fullerton-Batten’dir. Birçok reklam ajansı tarafından temsil edilen ve reklam dünyasından sonra sanat piyasasında da yavaş yavaş ismini duyurmaya başlayan Julia Fullerton-Batten’in fotograflarını ilginç kılan esas nokta, “Maket Köyleri”, “Bisiklet Kazası”, “Otoyolun Altındaki Kız”,”Kuş Kafesi” gibi konu maddesi ötesinde, kompozisyon kurgusunda dijital teknoloji ile yaratılan gerçeküstücü atmosferden başka bir şey değildir (Bkz.http://www.juliafullerton-baatten.com)

Buna karşın, bu tür güncel sanat projeleri, günümüz insanı ve sanatçısının bilgiyi nasıl tüketip dönüştürdüğünü ortaya koyması açısından da ilginçtir. Üretim ve tüketim sürecinde kişinin, kısa dönemli isteklerinin ötesinde, kendisine ve içinde bulunduğu kültürel ortama, daha iyi bir geleceğe yatırım yaptığını anlamasını sağlamaktadır. Kuşkusuz bu projelere, kısmen mühendislik çerçevesinde ele alınan ve hem bir isim hem bir fiil olarak kullanılan “tasarım”lar da dahil olabilir. Çünkü, gelişmiş kapitalist post-endüstriyel toplumlarda sanat ve tasarım olgusu bir tür “iletişimsel eylemin pragmatizmi”ni de içinde barındıran bir olgu olarak da ele alınmaktadır. Nereden bakılırsa bakılsın, her çağdaş tasarım, ikonik görsellerin farklı kullanımları sayesinde, semiyotik ve değişkenlikli (diskursif ) bir anlatım dili ortaya koyabilmektedir.

Bu yönüyle ele alındığında, “Sanatın Anadolu Aydınlanması”nı, insanların akılcı çıkarlar peşine düşme ve iletişim yeteneklerinde olduğu kadar, demokrasi analizleri ve modern liberal kuramlarla, aklın alabildiğine özgürleşmesine yönelik birtakım sosyal, kültürel ve antropolojik olgularda “kavramsal sanat süreçlerini de kapsamına alan geniş ve topludurumsal (konjönktürel) bir yaratıcı edim” olarak algılamak olasıdır.

İstanbul Kültür Başkenti projeleri kapsamında, üniversitelerimizin’ öğrenci ve öğretim elemanlarının da katılabileceği “Sanatın Anadolu Anadolu Aydınlanması” (Aydınlanma, Farkındalık Çağdaşlaşma ) konulu sanat ve tasarım projeleri, bu kurumların, Güzel Sanatlarla ilgili birimlerine uluslararası bir açılım sağlamayı hedef almaktadır. Projeye yaklaşık olarak her bölgeden bir üniversite, İstanbul ve Ankara’dan birden fazla üniversite katılabilmektedir. Projenin danışma kurulunda Ali Akdamar, Refik Durbaş, Prof. Devrim Erbil, Prof. Dr.Adem Genç, Ara Güler, Leyla Pınar, Prof. Ferit Özşen, Tilbe Saran, Gürol Sözen, Erkal Yavi yer almaktadır. Projede, katılımcıların, kendi bilimsel alan araştırmalarına dayalı veriler ışığında, geçmiş uygarlıklardan tevarüs edilen kültürel değerler üzerine soyutlamalar yaparak çağdaş ürünler geliştirmeleri amaçlanmıştır. Danışma kurulu bu bağlamda yön verici ve bilgi aktarıcı konumda olacaktır.



Julia Fullerton-Batten, Kırık Yumurtalar,2005 dijital fotograf. Sanatçı bu tür fotograf larında hakim olan garip atmosfere ilişkin olarak: “Çalışmalarımda ışığın yanlış yönden geliyormuş gibi durması bana ilginç geliyor. Fotograf tekniğinden anlamayanlar, fotograflarıma bakıp ‘bir gariplik var ama ne olduğunu tam çıkaramıyorum’ tepkisini veriyor” şeklinde bir açıklama yapmaktadır. (Bkz. “Düş ve Gerçek Arasında”,Beykoz Konak Dergisi, 2008, Sayı 20/Sayfa:24/Geniş Açı)



Julia Fullerton-Batten, Havaalanı,2005, dijital fotograf

3 Eylül 2008 Çarşamba

Ali Akdamar'ın Sabahattin Şen'in yazmış olduğu yazıya cevabı

Sayın Şen Merhaba

Önce teşekkür etmek istiyorum. İki şey için. Birincisi konuya ilgi duymuş olmanız ve bu kadar uzun yazdığınız için. İkincisi ortaya koyduğunuz fikirler için. Yazınızı dikkatle okudum. pek çok kelimesine katılıyorum. Umuyorum ki bu yazı sanatçıları harekete geçirir ve bir tartışma ortamı yaratılmış olur. Bu güne kadar "muhteşem" bir proje hazırladığımın eleştirisinin ötesinde bir eleştiriyi ilk kez sizden alıyorum.

Yaşamımda temel felsefe olarak koyduğum farkındalık beni bu olumlu eleştirilere karşı uyanık tutuyor. Böylece sizin uyarılarınızın da işaret ettiği gerçekleri görebiliyorum. Tuzaklar ve kuyularla dolu bir yola girdiğimin farkındayım. Ama başka çarem yoktu.

Yıllardır Anadoluyu geziyorum. 11800 yıl önce, neolitik döneme geçmek üzere olan insanların yaratttıkları eserleri Urfa Göbeklitepe'de izlediğimde, Friglerin heykel ve obje tasarımlarındaki mükemmeliği gördüğümde, kilise duvarlarına çizdikleri kavramsal resimlere baktığımda o lanet duyguya kapılıyorum. Mimar sinanın evinde uyumaya çalıştığım geceler boyu kabuslar görüyorum. "Nasıl oluyor da bugün, binlerce yıl geriye bile düşemiyoruz" diye. Biraz abartılı olmakla birlikte bu düşünce beni çok rahatsız ediyor. Gerekçelerini sayfalar dolusu yazdığınız şeyler nedenine kötü duygular yaşıyorum.

Birkaç yıl önce aynı duygularla başkanlığını yaptığım vakıfla, kaybettiğimiz değerlere dikkat çekmek, farkına vardırmak amacıyla bir manifesto yazıp afiş olarak bastırdık. Size bunu ayrıca göndereceğim. Orada da tüm çaba değerlerimizi oluşturan değerlere dikkat çekmekti. Unutmanın yitirmek olduğunu söylüyor ve hatırlamalısınız diyorduk.

Sanatın Anadolu Aydınlanmasının önemli görevlerinden birisi işte bu. Farkındalık yaratmak. Sahip olduğumuz değerlere sanatçı gözüyle bakmayı, anlamayı ve onları yeniden gündelik yaşamımızda yorumlamayı önermek. Bu noktadaki kaygılarınıza katılmamak mümkün değil. Denemek en cesurca hareket olacaktır. Bedelleri herkes tarafından ödenecek bir yol olduğunu düşünüyorum. Yıllar önce bir Alman kalem firmasının önüme koyup neye benzediğini sorduğu kalemin bana çok yakın gelmesine rağmen ne olduğunu bulamama duygusu bu konuda aldığım önemli derslerden birisidir. Kalem Efes antik kentindeki sütunlardan esinlenerek tasarlanmıştı. Son yıllarda bizim sanatçılarımız da bu değerleri ortaya çıkarma çabasıyla birşeyler ürütmekteler. Ancak pekçoğu bilinen sembolleri kullanmanın ötesine geçemiyor. Sadece oradan, sizin bulunduğunuz yerden değil, buradan da bu durum görünüyor. Verdiğiniz örnekteki yaşanmışlığa verilen değerin bizlerce de verildiğini düşünüyorum. Temel sorunun bu olmadığı kanısındayım. Bizim problemimiz onyıllardır kafamızın karışık olması. İstibdat dönemleri, ihtilaller, insan hakları ihlallerinin saldığı korku ve üzerimize sinen antidemokrat ortamın kazandırdığı otokontrol.

Biryerden yeniden başlamalıyız. Size sadece bu işin içine giren insanların pekçoğunun uyanık davranmaya özen gösterdiğini söyleyebilirim. Umarım kaygılarınız -ki aynı zamanda bizim de kaygılarımız- yersizdir.

Lütfen eleştirilerinizden bizi eksik bırakmayınız.

Sevgiler
Ali Akdamar

2 Eylül 2008 Salı

Sabahattin Şen'in Sanatın Anadolu Aydınlanması 2010 projesi için görüş ve yorumları

Sanatın Anadolu Aydınlanması 2010 projesi hakkında Sabahattin Şen'in 1 Eylül 2008 tarihinde Nedensanat google grubunda yayınlanan görüş ve düşüncelerini sizlerle paylaşıyoruz.
Bu yazı “Sanatın Anadolu Aydınlanması” adı altında yürütülmek istenen ve “proje” diye nitelenen tasarımın karşımıza çıkaracağı güçlüklere karşı bir uyarıdır. Bir işe başlarken altından kalkılıp kalkılamayacağının ayrıntıları enine, boyuna ve derinlemesine gözden geçirilerek uygulamaya konulur. Eksiklerle, olgunlaşmamış birikimlerle, olanakların ve koşulların yetersizliğiyle en güzel tasarımların bile yerle bir olmasına neden olabilir. Kötü sonuçların yarattığı düşkırıklıkların olumsuz etkilerinin de altından kalkılamaz.

Çocukluğumuzda büyüklerimizin kavgaya dönen anlaşmazlıklarda “Az şeyden çok şey çıkar!...” diyerek ufak tefek anlaşmazlığın beklenmedik bir anda büyüyebileceğini vurgulamaya çalışırlardı. Buna ilişkin örnekler verirlerdi. İnsanların birbirini öldürmeye varan olaylara dek varabileceğini açıklamaya çalışırdı. Babam da kendini bilen diğer güngörmüş büyükler gibi bu düşüncelerini zaman, zaman bana söylerdi. Binlerce yıllık deneyimlerden bize süzülerek gelen bu öğüde günlük ve sosyal yaşamın içinde uyulması gerektiğine inanırım. Her şeyi sorgulamak ve her söyleneni olduğu gibi irdelemeden benimsememek gibi bir tavrım da var. Bu nedenle bir noktadan sonra babamın sözünü dinleyen biri olmadım. Çünkü sanat söz konusu olunca bu öğüt az şeyden çok şey çıkarmanın ne derece önemli ve yararlı olduğunu da gözler önüne serdi. Az şeyden çok şey çıkarmak zorunda bırakıldım da diyebilirim. Sanat yapmak için çok şeyden de hiçbir şey çıkaramayan sayısız kişilere de tanık oldum. Bu nedenle elimde çok şey olsa da azını kullanarak yalınlaştırma yoluyla öze varmanın daha etkili olduğunu oldukça erken saptamak sanat uğraşında zamanı ve çoğu ayıklama gerekliliğini doğru kullanmayı sağladı. Sanat yapabilmek için olanaksızlıklardan yakınanlara da güzel bir yanıt oluşturuyor. Elinde çok büyük olanakları bulundurup da yaratıcılığı bir türlü yakalamayanların gülünçlüğünü görmek de gerçekten düşündürücü.

Uzun yıllardan bu yana sanat çalışmalarımı sürdürdüğüm Almanya’da sanat kurumlarının çalışmalarımı çağdaş bulmasının nedeni de bu olsa gerek. Ayrıca Türkiye’de ne bir müzenin ne bir sanat kurumunun ne de bu değeri anlayan bir sanat çevresinin olmaması da nedeni bu olabilir. Elbette başka nedenler de eklenebilir ama hiç biri olumlu ve sanat adına geçerli nedenler değil. Ben Türkiye’de çağdaş sanat adına gerçekten çok büyük sorunların olduğuna gördüklerim, konuştuklarım ve işittiklerim sonucunda inanmak zorunda bırakılan biri durumuna geldim. Kendini sanatta çok yetkili ve yeteri sanan, yıllarca sanat dersleri veren emekli bir öğretim üyesi ve çağdaşlık anlamında Avrupa’da bir nokta bile olmayan böyle biri “Avrupa’da sanat öldü!...” derse bundan çıkarılan sonucun boyutu Türkiye’de sanatı öldürecek denli korkunç. Picasso’nun beş göbek altında yaptıklarıyla kendini diri yerine koyuyorsa Türkiye’ye sanat ve insanlığa karşı işlenen bu suçu bağışlamak olanaksız. Türkiye’de çağdaş sanat yerine bu ve buna benzer kişilerin çalışması üst düzeyde pazarlanıyorsa Türkiye çağdaş sanatın gerçek sanatçılarını ve sanatı anlayamayacak ve desteklemeyecektir. Türkiye de dünya sanatı içinde yer alamayacaktır. Bu durumda elbette kendi ülkem, ne beni ne de diğer sanatçılarla birlikte çağdaş sanatı anlamak istemez. İstediğine de tanık olmadım. Sanattan başka hiçbir şeye boyun eğmemenin onuru olmasa yok olmak içten bile değil. Belli kesim ve öbekler bu yolu tıkamış ve çıkmaza sürüklemiş durumdalar. Varsa yoksa yeni yetişen gençlerimiz ama onlara da ne sunuyoruz, nasıl sunuyoruz ve çağdaş sanatın uzağında mıyız; yakınında mı? “Sanatın Anadolu Aydınlanması” onlara ve sanatla uğraşanlarımıza bir çıkış yolu olabilir mi? Gerçekten irdelemek gerekiyor.

İstanbul’da “bienal” adı altında yılaşırı sergileri yapılıyor. Kimler nasıl yapıyor ve yönlendiriyor bu belli. Kuratör denilen ve sanatın hiçbir zaman içinde olmayacak kişilerle kotarılıyor. Bir bakıma kuramsal bir bakış açısı ve yaratıcılıktan uzak. Yakın işbirliğiyle yürütülen kısır bir döngü. Tabandan oldukça uzak. Son yılaşırı sergisinde bunlardan biri Atatürk’e onun aydınlığına dil uzattı. O kişi daha baştan Atatürk’e karşı güdümlenmiş durumda. Atatürk ve onun her alandaki aydınlık düşüncesi olmasaydı o kişi ne İstanbul’u ne de İstanbul’da yılaşırı sergilerini görebilirdi. Bu ve buna benzer çağdaş sanata ilişkin çok şeyi biz de göremezdik. Gördük de ne oldu, sorusu da ayrı bir sorun:
Bu tür etkinliklerin ülkeleri, toplum ve sanatı etkilemesi beklenir. İleriye atılacak adımlara bir basamaktır. Sanatın çağdaş düzeyine varmış bir noktadan sonra yenilikler konusunda bize bir düzey belirler. Etkinliklerden sonra oraya katılan sanatçılara sanat kurumları ve galeriler de ilgi gösterir. Yılaşırılardan sonra hangi galeri ya da kurum yabancı sanatçıların kişisel sergilerini açtı? Ben henüz görmedim. Yurtdışında yaşayıp da uzaktan bakmam nedeniyle midir acaba? Sanatın önünü sanatı öldürmekle açmak isteyenler etkili olunca nereden bakarsanız bakın sonuç tam anlamıyla bir yıkımdır.

Bu koşullarda diyorum ki, bu tasarım boyumuzu aşan bir tasarıma dönüşebilir.
Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi Profesörlerinden ve dünyanın ünlü sanatçılarından biri olan Markus Lupertz de: İyi bir düşünceden çok kötü bir resim; kötü bir düşünceden çok iyi bir resim çıkabilir!...” diyerek sanatsal anlatımda çok önemli bir noktada bizi uyarıyor. Var olan konu ve olanak varsıllıklarının çok iyi sonuçları doğurmayacağına dikkatimizi çekmiş oluyor. Bir bakıma çocukluğumdan gelen bir söylemi sanata uyarlamanın benzer koşutlukta ele alınması anlamına geliyor. Az şeyden çok şey çıkarılabileceğiyle örtüşen bir vurgulama.
Sanat ve Anadolu gündeme gelince Anadolu’nun geçmişindeki sanatsal varsıllık toplumsal değişimler ve yıkımlar sonucunda sanattan yoksun konuma dönüştürüldü. Geçmişin üzerine o düzeyde yeni yapılanmaların önüne geçilerek resim ve yontunun puta tapmakla eş değer görüldüğü ortaçağ anlayışı içine gömülen bir çizgide yol almaya başladı. Geçmişin Anadolu’da bıraktığı sanat varsıllığının verdiği sınırsız olanakların sunduğu çok şeyden az şeyi bile zor çıkaran bir Anadolu’yla karşı karşıyayız. Çünkü bizler o geçmişi de yok edecek edimlerde bulunduk. Kırdık, parçaladık, yabancıların eline düşmesine engel olamadık. Bergama için zamanında padişahın: ”Altın çıkarsa bizim, taş çıkarsa kazı yapan yabancıların!...” demesiyle de Anadolu’nun onbinlerce yıllık geçmişine beş paralık değer vermedik. İnsanlığın bize bıraktığı en değerli kalıtları yok ederek insanlığa ve kendimize yeni değerler kazandırmanın yollarını tıkadık. Bunlar çok yazıldı ve çok söylendi. Yeniden sözü uzatmaya gerek yok.

Biz “Sanatın Anadolu Aydınlanması” başlıklı tasarımda çok şeyden az ya da hiçbir şey çıkarmamakla karşı karşıyayız. Çok iyi bir düşünceden çok kötü sonuçların çıkarılması gerçeğinin sonuçlarını çok acı bir biçimde yaşayabiliriz. Birçoğumuza abartılı gibi gelse de sanat bu tür sorunları sürekli karşımıza çıkarır. Kaçmanın ve kurtulmanın olanağı yok. Başarmak için yeterli bir sanat bilincinin oluşmasını gerektirmektedir. Anadolu ya da dünyanın neresinde olursa olsun insanlık yetenekli insanların eksikliğini duyumsamadı. Her yerde her zaman çok yetenekli insanlar vardır. Ne yazık ki salt yetenek yetmiyor. Onun gerektiği gibi işlenmesinin yanında çalışmayı başarının yüzde yetmiş oranına çıkarmak da gerekiyor. Başarıda yeteneğin payı yüzde otuzdur. Yüzde yetmişlik çalışmanın içinde bilgi edinmek, yetkin bir eğitim öğretimden geçmek, denemeler yapmak ve soyutu anlayacak güçte bir anlak gerekiyor. Soyutu anlamak anlakla doğru orantılıdır. Tüm bunların başarıya ulaşacak sonuçları doğurması için her nefeste sanat yaşanmak zorunda. Düşünceniz ne denli güzel olursa olsun onu işleyecek yeterlilikte bir yapıyı oluşturmanız koşulu vardır. Anadolu’nun sanat ve ekin birikiminin bize ulaştırdığı olanakların büyüklü karşısında ezilip yok olmak çok kolay. Her şeyden önce o varsıllığı biz kendi içimize ne derece sindirdik, ne derece duyumsadık, ne derece benimsedik ve ne derece onunla özdeşerek tinsel bir yaşam biçimi oluşturabildik. Kuru, kuru bakmakla olmayacağı kesin. Her şeyden önce bizler evrenselliğin ve yaratıcılığın neresindeyiz?... Talan etiğimiz Anadolu uygarlığından geriye ne bıraktık?

Şurası açık ki bizler Anadolu’nun İslamlıktan önceki uygarlığını ne benimsedik ne de koruduk. O dönemleri kendi toplumuzun yaşam biçimi dışında tutarak algılarımızın dışında bıraktık. Avrupalı bunu yapmadı ve en yalın örneğiyle Eski Yunan ve Roma Dönemindeki tiyatroyu kesintisiz olarak çağımıza dek yaşatarak getirdi. Tüm yapıları ve yapıtları korudu. Resim, yontu ve müzik kesintiye uğramadığı gibi eğitim ve öğretimi için de büyük çabalarla kurumlar oluşturuldu. Gidin görün Roma kentini. Geçmişten kalan bir taşı yok etmişler mi? Bakın İstanbul’a: 500 yıl içinde geçmişten kalanlar toprak altında kaldı. Üzerine gecekondular serpiştirildi. Mimar Sinan’ın özgün yapıtları göz önüne alınmayarak her yanı sarmaşık otları gibi yapı sanatıyla ilgisi olmayan duvarlarla örülü çirkinliklerle dolduruldu. Kendi geçmişimizin güzellikleri olan güzelim ahşap yapılar yakılıp yok edildi. Bizler çağın gereği olan ilerlemeler yerine gerileyerek niteliksizleşme yolun seçtik. İnsanlarımızı da aptallaştırarak adına da “Çağ Atlamak” dedik. Atlamaya atladık da, geriye doğru… Gerçek bir çağdaşlaşmak adına yapılan atılımlar da belli sayıdaki çıkarcıların elinde kaldı. Okullarımızda sanat eğitimini de öldürdük.
Güzel Sanatlar Akademilerini ilk kuran bizler değiliz. Sanat müzeleri de öyle. Gerçek anlamda bir tek çağdaş sanat müzemiz bile yok. Koskoca İstanbul’da insan yoğunluğuna bakarak onlarca çağdaş sanat müzesi olacakken bir tane bile yok. Bir örnek veren çıkabilir belki. Onun da ne olduğunu biliyorum. Adı “modern” de olsa modernlikle(Çağdaş) yakından, uzaktan ilgisi yok. Türkiye’nin sanat odağı diye gösterilen İstanbul’daki durum bu. Burası sanat odağımız ve yüzyılı aşkın Güzel Sanatlar Akademisi olan kentimiz. Everensel anlamda istenilen düzeye gelemeyen bu öğretim kurumu tutuculuğun boyunduruğunda kalmayı benimsercesine işin kolayına kaçtı. Kendi özgünlüğünü yaratmaktan yoksun kişilerin Avrupa sanatçılarına öykünerek sanatçı diye ortaya çıkmaları ve bunların bu tür öğretim kurumlarında çöreklenmeleri çöküşün en önemli nedeni. Yeniliğe ve çağdaşlığa da uzak kaldılar. Kalıplaşmış sanat eğitimiyle nereye varılacaksa oraya varıldı. Herkes bir köşe kapayım derken sanat unutuldu.

Bu örneği veriş nedenim şu: Anadolu’daki Güzel Sanatlar Fakültelerindeki durum birçok yönden İstanbul’a göre olanaksızlıklar içinde. Kaç fakültede çıplak modelle çalışılıyor gerçekten bilemiyorum. Acı olanı bunların belli sayıda olması ve çıplak modeli olmayan fakültelerin içinde bulunduğu korkunç durum. Anadolu’nun geçmişinde bu öğrencilerin karşısına çıplak tanrılar ve tanrıçalar çıkacak. Ne yapacaklar ve neyi nasıl algılayacaklar, kuşkulu. İstanbul büyük sorunlar yaşarken bunların sorunlarının da büyüklüğü ortaya çıkacaktır. Durum böyleyken sözü edilen “Sanatın Anadolu Aydınlanması” tasarımındaki başarının oranı nedir? Bizleri en başta bu düşündürmelidir. Eninde sonunda bir sonuç ortaya çıkacaktır. Büyük olasılıkla da bir düşkırıklığı yaşanacak ve bilinen belli yöntemlerle de örtbas edilmeye kalkılacaktır. Bedri Rahmi Eyüboğlu o denli birikimine karşın Anadolu’nun değerlerini sanatsal anlatıma yansıtmakta sorunlar yaşadı. Çıkmazlar içinden sıyrılamadı. Oysa Matisse hiç yaşamadı. Halı ve kilimlerdeki görüntüleri de sorunsuz kullandı. Bugünkü çağdaş anlayışla ortaya çıkanlara baktığımızda özgün bir başarıya ulaşılamadığın görüyoruz. Elbette bu yolun çıkmaz sokak olduğu anlamına gelmez.

Anadolu’nun sanatsal, ekinsel ve toplumsal açıdan bize ulaşan çok büyük boyuttaki değerleri üzerinde bin yıla yakın bir süredir oturuyoruz. Çağdaş sanat adına bugüne dek kendini sanatçı diye göklere yükselten, yükseltmeye çalışan ve yükselttiğimiz kişiler Anadolu’nun bu varsıllığından esinlenerek öğrencilerin örnek alacağı anlamda ne yaptı ki öğrenciler de bunlar üzerinde sağlıklı bir yol izleyebilsin… Tasarımın yürütülmesinde görev alanların kaçı bu yetkinlikte? Bir zamanlar ulusallık ve yöresellikten yola çıkanlar harman yerindeki yabaların, tarladaki karasabanların ucuna takılıp kaldılar.

Avrupalı Anadolu’nun geçmiş uygarlığın bizden daha çok ve derinden duyumsayarak özümsüyor. Çünkü Anadolu’da geçmişte yaşananları kendisinin bir parçası olarak görmekte ve o zamandan alan yaşam biçiminin değerlerini günümüze dek taşımaktadır. Sanattaki deneyimleri ve bilgi birikimlerinin yeterliliği de çağdaşlığı yakalamalarına, çağdaşlığa uyarlamalarında kolaylıklar sağlamaktadır. Selçuk müzesini ve o bölgedeki geçmiş yapıtları gezip gören bir ressamın oradan etkilenerek yaptığı resimleri gördüm. Adı: Ladislav Minmarik. Prag’da doğmuş. Bir de kitapçık bastırmış. Onu da aldım. Bende duruyor. “Selçuk müzesindeki çok göğüslü tanrıçadan etkilenerek “Ana Tanrıça “ konulu çalışmalar yapmış. Bizden bir sanatçı böyle bir anlatıma gitse “müstehcen” denilerek dışlanabilir. İşte önemli sorunlardan birisi de bu: Biz yeterince sanatsal özgürlüğe varabildik mi ki sanatsal özgünlü elde edebilelim? Anadolu’daki fakültelerde bu özgürlük nerede duruyor?
Bir de karşımızda din olgusu var. Anadolu’nun geçmişinde çok sayıdaki çeşitli dinlerin ve inançların etkilediği yapıtlar var. En başta tapınaklar. Eski Yunan döneminin din anlayışıyla bütünlük oluşturan tanrı ve tanrıçaların o dönemdeki etkisini anlayabilmek için en az o dine yönelik duygularla yoğunlaşmak gerekiyor. Tek tanrılı dinin dışına taşmak zorundasınız. Yoksa her şey yüzeysel ve yavan kaçar. Çok şeyden hiçbir şey ortaya çıkmaz. Kaç kişi bugünkü din inancından başka bir inancı içinde gerçeğine yakın duyumsayabilir ya da duyumsama yürekliliğini gösterir? Günlük yaşamın geçmişteki boyutlarını, sorunlarını, güçlüklerini, geleneklerle göreneklerini tam anlamıyla içimize sindiremezsek çanak, çömleklerden de bir şey anlayamayız. Kilimler, nakışlar ve buna benzer ağaç oymalarla çağdaşlığa açılan bir yorum yakalamak düşüncesi ne denli ilginç olsa, ne derece güzel bir düşünce olsa da sanatta bulunduğumuz yer oradan istenilen atılımı sağlayabilir mi? Bildiğimiz gergef işlemesi Geçen yıl Kasel’deki Documenta etkinliğinde Japon bir sanatçı tarafından çağdaş bir dille sunuldu. Documenta’nın içerdiği yapıtlardan yüzlerce örneği de fotoğraflayarak belgeledim. Çok sayıdaki uluslar arası fuarları da belgeleme olanakların kullandım. Türkiye’deki dostlarımız ve kimi okullardaki sanat öğrencileriyle olup bitenleri paylaşıyoruz ve Ne Avrupa ne de dünyada sanatın ölmediğini görüyoruz. Peki, biz neden bu noktanın uzağındayız?

İlginç bir anıyı anlatmadan geçemeyeceğim: Köyümüzde okul olmadığı için okul nedeniyle köyden kasabaya taşındık. Okul, sanat, eğitimi, sanat eğitimciliği ve Almanya’da yaşam derken aradan 35 yıldan daha fazla bir zaman geçmiş. Almanya’dan Türkiye’ye gittiğim o günlerde annem bana bir şey vereceğini söyledi. Yatağın altından köydeki eşeğimizin heybesini çıkardı. “belki işine yarar!” dedi. Ben sevinçten havalara zıpladım. Annem şaşırdı. Ben de ona “Bunda yaşanmışlık var!” açıklamasını yaptım. Ne denli anladı bilemiyorum. Benim sevinmeme sevindiğini biliyorum. Eşeğimizin heybesini Almanya’daki atölyeme astım. Bir gün Düsseldorf’ Güzel Sanatlar akademisi profesörlerinden Bay Blecks atölyeme geldi. Atölyede Türkiye’den sonra Almanya’da da sanat eğitimi yapmış biri var. O, bay Blecks’ten önce gelmişti. Heybeyi gördü. “Neden bu şeyi atölyede tutuyorsun? At gitsin!... dedi. Hiçbir zaman atmayacağımı söyledim. Yüzü buruştu. Blecks geldikten kısa bir süre sonra gözü heybeye takıldı. Heybeyi inceledi, dokundu, orasını, burasını yokladı. “Bu ne denli güzel bir heybe!” dedi. Neden güzel bulduğunu sordum. “Bunda yaşanmışlık var!” dedi.

İster inanın, ister inanmayın Avrupa’da sanatın yolu Anadolu’dan geçmiştir. Rönesans döneminde Avrupa Eski Yunan dönemini temel alırken Anadolu o temellerin üzerinde duruyordu. Blecks bunu çok iyi bilen ve anlayan bir sanat kuramcısıydı. Oysa kendini Avrupa sanatı içinde görmeye çalışan bizden biri o heybedeki yaşanmışlığı kavrayamadı. Avrupalı yaşanmışlığın ne olduğunu Rönesans’ta baktığı yerlerden öğrendi. Bu nedenle o yaşanmışlıkların çok önemli değerlerine taş diye bakmadı. Eline geçirdiğini Avrupa’ya taşıdı. Burnunun dibine getirdi. Neyin nereden geçtiğini bilip anlayarak Anadolu’nun sanat aydınlığına ulaşılır. Ben o yaştaki eşeğimizi hiç unutmam. O ve diğer eşekler Anadolu’nun yükünü binlerce yıl salt karın tokluğuna çektiler. Kimi zaman aç kaldılar. Yaşlanıp dağlara bayırlara atıldılar. Keşke salt inat olsun diye binlerce Anadolu eşeğini bir tarlaya toplayabilsem. Uygarlığın nelerin üstünde yer aldığın ve neleri uygarlık adına yok ettiğimizi daha iyi anlarız. Bir eşeğin gözüne iyice bakın ve inanlık adına neleri yitirdiğimizi daha iyi anlayın. Onların yerini alan taşıt araçları bizi nereye getirdi diye düşünelim. Arabalar için gerekli benzin için insanlık kan döküyor. Birbirini yiyor. Eşeklerin yemi için bir tek savaş bile olmamıştır. Oysa arabaların benzini için şu an üçüncü dünya savaşın yaşamaktayız.

Binlerce hektarlık ormanları yakarak mı Anadolu aydınlığını yaratıyoruz? Alaz alaz yanan ve söndürülemeyen ormanların alazları mı aydınlatıyor Anadolu’yu? İnanın ki bu da Anadolu’nun bir gerçeği ve yozlaştığımızın insanlıktan ne denli uzaklaştığımızın üst düzeydeki acı gerçeklerden biri. En küçük nedenlerle birbirimizi kolayca yaralayıp öldüren bir Anadolu’nun derinlerinde yatan duyarlılıkları neden bu denli ucuzlaştırdık? Yiğidin hakkını yiğide verenlerimiz eriyip yok mu oldu? Geçmişi olağanüstü duyarlılıklarla örnek oluşturan bu toplumun bugünkü uygarlığa ve insancıllığa(hümanizm) büyük örneklerle gelen gelenek, göreneklerin genimize işleyen duyarlılıklarına ne oldu? Gen haritamız nasıl böyle acımasız ve aldırmasız bir biçime dönüştü? Anadolu’nun binlerce yıllık güzel ve azla yetinen insanına ne oldu? Biz, Mevlana’yı, Yunus Emre’yi, Kazak Abdal’ı, Karacaoğlan’ı, Dadaloğlu’nu, Köroğlu’nu Pir Sultan Abdal’ı, Aşık Veysel’i yaratanlar şimdi onların kanlısı mı olduk? Anadolu’ya bakılacak ve etkilenecek o denli olumlu ve olumsuzluklar var ki bunlara ancak kendi benliğimizin duyarlılığıyla dış görünüşümüzden sıyrılarak varabiliriz. İşte orada vardığımız sonsuz boşlukta sanatın kapısına dayanmış oluruz. Etinden kemiğinden ve her türlü kötülülerden sıyrılarak “Enel hak” diyen ses de Anadolu’dan çıktı, onbinlerce yıllık “Karain” gibi mağaraların yaşanmışlıkları da… Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde böyle bir dönemim çukura yapılmış mağaralarını belediyenin çöplüğü yapanlar, yıkanlar da bu Anadolu’dan çıktı. Neden? Ben Anadolu’nun yanmamış çalı çırpısının ilkelliğini arıyorum. İçinde barındırdığı çekirdeği uygarlığın bombaya dönüştürdüğü atom çekirdeğini aramıyorum. Yalınlaştırabildiğince yalınlaştırmak, en aza indirgemek ve o incir çekirdeğinin içine tüm evreni dolduracak yürekler arıyorum. Üç kuruşu, beş kuruşa çıkaracak savaşları ve insanlığın bu nedenle yok edilişini hiç ama hiç aramıyorum. Bu günün insanlık dışına itilmiş bir düzenin bireyi olmak yerine kuruyarak ormandaki bir ağacın dibine düşen, ağacın kökünü kışın soğuğundan koruyan yapraklardan biri olmak isteyenlerin eksikliğini duyumsuyorum.

Danışma Kurulunda olanların bilmesi ve duyumsaması gereken çok şey varken bu kurulda olan tanıdığım birinin sanatın nereden yapıldığına ilişkin verdiği yanlış yanıtı da düşünüyorum. Kim bilir, “Kelin merhemi olsa başına sürerdi…” demek mi gerekiyor? Ben bu kurulun değişik alanlardan seçilmiş olmasını olumlu karşılıyorum. Ama dağın fare doğurabileceği kuşkumu içimden atmaya yetmiyor. Sorun bir kurulla da kalmıyor. Onları sıradağlar gibi aşıyor. Sanırım her şey bununla sınırlı değil. Olmaması da gerek.
En iyisi çok şeyden az ya da hiçbir şey çıkmayacağı noktasında mı kalmalı? “Bir deneyim…” demek daha mı iyi?

Nerede nasıl bir yaşanmışlık varsa orada insanın doğanın, tüm canlıların, var oluşun öz gerçeği yatar. Gerektiğinde bir insan mağara dönemini kendi benliğinde yaşayabilmeli. Üç beş milyon yaşında olduğunu duyumsamalı. Her şey salt Anadolu’yla başlayıp bitmiyor. Anadolu’nun her döneminde kendi sınırların aşan ilişki ve bağlantılar var. Bir anlamda kendi yöresinde yaşananların odağı olma sorunlarıyla da dolu. Daha öğrenim döneminde olan genç yaştaki öğrencilerimizden de bir tasarım nedeniyle beklentilerimiz olacaksa onlara yol gösterenlerin gerçekten bu alanda örnek oluşturacak başarıları da sunabilmeleri gerekir. Geçmişten bu yana bu alanda kimler neleri nasıl özümlemiş ve değerlendirmiş? Özellikle bu duyguların çok uzağında kalmış olan yol göstericiler için söylenecek tek söz: “Kılavuzumuzun karga olmaması…”

Üç beş yol göstericinin yeterliliği olsa bile bu denli çok sayıdaki okul ve öğrencilere gerektiği gibi nasıl ulaşacak ve onlara nasıl yeterli zaman verebilecekler. Oluşturulan her birimin aktaracakları ne derece derinlemesine doğru yaratıcı bir duyguyu etkileyebilecektir?
Her şeye karşın böyle bir tasarımı gündeme getirip ortaya koyanı, yok etmek için elimizden geleni esirgemediğimiz Anadolu’nun gerçeğini sanatsal alanda ele alma düşüncesini uygulamaya sokmak isteyeni kutlamak gerek. Ali Akdamar tarafından belirlenmiş bu tasarımın güzelliğine uygun bir sonuca ulaşmasını istemek en başat dileğimizdir. Ancak dilemekle varılacak sonucun örtüşüp örtüşmemesi başka bir boyut.

Ne yazık ki Ali Akdamar’la hiçbir tanışıklığım olmadı. Kendisine ilişkin hiçbir bilgim de olmadı. Olsaydı bu yazı belki daha başka açılardan da bakmayı gerektirirdi. İlk kez böyle güzel bir tasarımı gündeme getiren biri olarak gördüm. Bu yazıyı tamamlamaya yakın kendisiyle yapılan söyleşiyi okudum. Ülkemizin çağdaşlık ve çağdaşlık arasında gel gitlerini gerçekçi bir dille değerlendirdiğine tanık oldum. Ülkemizde çağdaş sanatın konumunu ve açmazlarını olabildiğince özgür bir dille yansıtmış. Sanatın özgürlükle doğrudan bağlantısı ve “Sanat, sanatçının yaptığı iştir…” sözüne “Sanat sanatçının yaptığı özgün, çağdaş düzeyde yaptığı yaratıcı bir iştir…” diyerek yürekten katılmak istiyorum. Zaman ne gösterir bilemem…

Sabahattin Şen