2 Ocak 2009 Cuma

"YOĞURTMA"

“Anadolu Aydınlanması” Üzerine Bir “Yoğurtma”

Oğuz HAŞLAKOĞLU

Anadolu ve aydınlanma kavramları ilk bakışta düşünce dünyamızda neredeyse bir saplantı hâline gelmiş sentez çağrışımları yapıyor. Gerçekten de böyle bir coğrafya da sürekli olarak bir şeyleri bir araya getirdiğiniz duygusundan kurtulmanız pek mümkün değil. Yine de konumuz sanat olduğu için şu cesareti göstermeliyiz: Sanat her şeye yukarıdan bakması bilmelidir. Bu ifade sanatın seçkinci olması gerektiğini değil, asıl anlamını hatırlatmak için yapılmış bir uyarı niteliği taşır. Sanat, hiçbir coğrafya, kültür, ırk, din ya da anlayış ve döneme indirgenemez, ancak yine de yalnızca bunlarla yoğrulur ve yorumlanır. O hâlde sanatın büründüğü kimliğe ne kadar gelenek, kültür vs. adıyla önem versek de asıl değerin sanatın kendisinden geldiğini asla unutmamalıyız. Bu anlamda, örneğin, kültür bütün bir toplumun sanatıdır ve “Mısır Sanatı” vb. ifadelerin anlamı da budur. Bunun tek istisnası ise bireyselliktir, çünkü sanatın yaratıcı gücü doğrudan bireysellikte en kristal ifadesine kavuşur. İşin ilginç yanı “Mısır Sanatı”na özgünlüğün veren ilke de aslında bu bireyselliğin toplumsal düzlemde kültürel kimlik olarak ortaya çıkmasıdır. Bu durumda sorulması gereken soru bir Anadolu Sanatı’ndan söz edilip edilemeyeceğidir. Bu sorunun cevabı kuşkusuz evettir ancak burada evet daha çok tarihsel ve arkeolojik açıdan verilmiş olmaktadır. Oysa Anadolu Sanatı’ndan geçmiş bir sanat olarak değil de günümüzde de hâlâ varlığını çağdaş anlamda da sürdüren bir sanattan söz edilecekse o zaman oldukça ciddi bir araştırma ve çalışma yapılması gerekecek demektir. Dahası bu durum Anadolu kimliğinin tanımlanması anlamına gelen zor ve pek de özelikle günümüz koşullarında sağlıklı biçimde tartışabilecek gibi görünmeyen bir süreci içermek zorundadır. Toplumsal kimlik tartışmaları esasen “kültür” kavramı etrafında dönüp durur. Ne var ki Anadolu’dan bahsederken söz konusu olanın kültür değil kültürler olduğu açıktır. Bu nedenledir ki kimlik tartışmaları da bütünüyle kültürel gelenekler açısından ele alınır. Bu durumun ilginç yansımalarına, örneğin, üniversitede öğrenciler ailelerini yanına gitmek için izin istediklerinde şahit olursunuz. Öğrenci; “memleketine” gideceğini söyler. Sözünü ettiği elbette il ya da ilçedir, ancak Anadolu’da her il ya da ilçe başlı başına bir memlekettir. Şimdi bu durumu nasıl anlamak gerekir? Bu her bir memleket kendi içinde nedir ve bunların hep birlikte içinde barındığı memleket neresidir ve hep birlikte nasıl barınırlar? Ulusal kimlik açısından bakıldığında bu ifade, kavranmamış vatandaşlık kimliği olarak olumsuz biçimde yorumlanabilir. Oysa yaşanan hayat açısından bunun somut karşılığı neredeyse her il ve ilçenin kendi has oluşuyla verilir. Dahası bu durum hiçbir çelişki de arz etmez, çünkü insanlar kendilerini ifade etmede bu topraklarda hep özgür hissettikleri için de bir başkasının da bunu yapabilmesi sadece doğal bulunmaz aynı zamanda teşvik de edilir. İşin ilginç yanıysa bu memleketlerin Anadolu olarak tek bir memlekete nasıl bağlandığıdır. Bu durumu anlamanın yolu “kültür” kavramını zorlayacak bir anlayış ve yaklaşım gerektirir, çünkü kültür kavramı batıdan geldiği hâliyle tümüyle etnik kökenle özdeştir. Batı kendisine ve başkasına kültürel kimliği etnik kimliğe bağlayarak bakar. Oysa bizde kültürden söz edilecekse bu örneğin İzmirli, Diyarbakırlı, Trabzonlu olmaktır. Bu illerin belli bir etnik nüfusla baskın biçimde belirlenmiş olmaları gerçeği değiştirmez, çünkü siz aşağı yıkarı aynı baskın etnik kökenine rağmen çiğ köfteyi Urfa’da başka Diyarbakır’da başka, Gaziantep’te başka yersiniz. O hâlde Anadolu’dan söz ederken aslında kültürlerin birlikteliğinden söz ediyoruz demektir. Buna bir de Antik ve Neolitik dönemlerin varlığını eklerseniz durumun zorluğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Öyleyse soruyu hiç çekinmeden sormak gerekir: Anadolu kimliğini oluşturan unsur nerden gelir?


Bu her şeyden önce böyle bir kimliğin olup olmadığını sorgulamak demektir, dahası böyle bir kimliğin etnik tabanlı olmasının mümkün olmadığını da görmek demektir. Anadolu bir ırkın malı değildir, doğu ve batı arasındaki siyasi ve coğrafi konumu nedeniyle de tıpkı sağ ve sol beyin arasında iletişimi düzenleyen “korteks” gibi doğası gereği herhangi bir ırka mâl olmaya müsait değildir. Bunu anlamak bizim için çok önemlidir çünkü bu topraklardaki mevcudiyetimizin yegâne zemini olan Cumhuriyet kavramının Türkiye sıfatını taşıması hiçbir biçimde Cumhuriyetin etnik esasta kurulmuş bir yönetim biçimi olduğunu göstermez. Bu anlamda, Türkiye Anadolu’yu bir ülke olarak tanımlar ancak bu durum Anadolu’nun sadece şu ya da bu ırkının yaşadığı yer olduğu anlamına gelmez. Bu her ne kadar her zaman bu şekilde anlaşılmamış olsa da asıl geçerli olan ve bu topraklarda yaşanan gerçek budur. Diğer yandan bilimsel açıdan gayet iyi bilinir ki “ırk” diye bir şey zaten yoktur, çünkü ırk biyolojik bir cevher değil tümüyle aynı coğrafya ve iklim şartlarında uzun süre bulunmanın getirdiği genetik ve toplumsal davranışlarda ortaya çıkan göreceli bir benzeşme hâlidir.


Bu durumu anlamak ve anlatabilmek Anadolu’ya özgü bir örnek vermeyi gerektirir: Yoğurt. “Yoğurt” sözcüğü artık bilinmeyen “yoğurtmak” fiilinden gelen ve yoğurmakla ilişkisi açık bir isimdir. Ne var ki yoğurt yapabilmek, “yoğurma” değil, “yoğurtma” gerektirir. Bu sözcük yoğurdun örneğin bir hamur gibi yoğrulduğunu değil, bir şeyin başka bir şeyin içine katılması yoluyla başka bir şeye dönüştürüldüğünü gösterir. “Yoğurtmak” bu anlamda neyin hangi şeyin içine katıldığını söylemez, sadece nasıl katıldığını söyler. Bu bizim “mayalama” olarak bildiğimiz kimyasal tepkimedir. Mayalamak anlamına gelen “yoğurtmak”, sütü yoğurda çevirmek demektir. Ne var ki yoğurtmada süt kaybolmaz, yoğurda dönüşür. İşte içinde dönüşenin kaybolmadığı bu dönüşüm anlaşılmadan Anadolu da anlaşılmaz. Mozaik sanılır, yekpare mermer sanılır. Bütün bu yakıştırmalar, ırk esas alınarak yapılan tanımlarıdır. Oysa ırk esaslı kültür kavramı yoğurdu açıklayamaz, çünkü “kültür” dönüşmez ve dönüştürmez, sadece kendisini koruyarak gelişir ve başka kültürleri de “asimile” ederek aslında aynı kılmadan kendisine tâbi kılmaya çalışır. Oysa maya ne yoğurdun dışında kalır, ne de sütü kendisine tâbi kılar; onunla bir ve aynı şey olur. Zaten aslı sütten olmasa sütü de “yoğurtamaz”. Mayanın aslının sütten olması doğrudan insan olmanın anlamıyla özdeştir. Bu nedenle “yoğurtmak” insanı mayalayarak onu insan olmanın imkânları açısından farklı ufuklara sürükler.


Bu durumun tarihsel örneğini İran’ı işgal eden Selçuklular vermişlerdir. Hâkim oldukları toprakların edebiyatına hayran kalarak, kendi çocuklarına Altay kökenli değil İran edebiyatından isimler (Gıyasettin, Keykubad vb.) koymuşlardır. Bu durumun, karışmaktan, kaynaşmaktan korkmayan ve benzemekten, benzeşmekten ürkmeyen bir açıklığın, insani merak, öğrenme ve güzelliğe duyduğu hayranlık dışında açıklaması yoktur. Bu sayede Selçuklular Anadolu’da son derece parlak bir medeniyet ve şaşırtıcı bir sanat bırakmışlardır. Askeri olarak hâkim oldukları toprakların sanat ve edebiyatıyla kendilerini özdeşleştirmişler ve böylece o eserlerde ifadesini bulan “başka” kimliğe katılarak hem kendilerini hem de o kimliği böylece aslına uygun olarak dönüştürmüşlerdir. Bu, örneğin, Romalıların yaptığının tam tersidir. Roma bütün bir Avrupa kıtasını “asimile” etmiş ve kendisine tâbi kılarak Avrupa kültürünü kendi kimliği hâline getirmiştir. Oysa Selçuklular kendilerine tâbi topraklarla bir olmuşlar, onların rengini almışlardır.


O hâlde biz bugün de aslında aynı noktadayız, çünkü “tarih” geçmiş değil, bugündür. Bu anlamda, “Anadolu Aydınlanması” kendi tarihinin farkında Anadolu insanının bu farkındalığı üretime dönüştürme çabası olacaktır. Dolayısıyla “Anadolu Aydınlanması” Anadolu’daki yaşantımızın bir tarihsel farkındalık olarak somutlaşmasından başka bir şey değildir. Bu farkındalığın paylaşılması ve hatırlatılması açısından sanatın özel bir anlamı ve işlevi olduğu açıktır. Bu nedenle “Anadolu Aydınlanması” başlığıyla sunulan önerinin, sanatsal, tarihsel ve siyasi bağlamı, bu konularda oluşacak tartışma ve düşüncelerle zenginleşerek, artık duymaktan sıkıldığımız siyasilerin bildik klişelerinin dışına çıkılıp, meselenin toplumsal bir uyanışı da öncülük edecek “biz, Anadolu insanları” tarafından ele alınması gerektiğini göstermesi bakımından da son derece umut vericidir.


Yazıyı yayınlayan: Mihriban Mirap (Live Sanat)

1 yorum:

Mehmet Şahin Candaş dedi ki...

Merhaba,
Son zamanlarda benzer bir konuda Sayın Nabi Yağcı bir yazısında ebru sözcüğünü kullanmıştı.Açıkçası bu yğurtma sözcüğü de hoşuma gitti.Tebrikler.