<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-3288998981724203753</id><updated>2011-04-21T11:49:56.216-07:00</updated><title type='text'>Sanatin Anadolu Aydinlanmasi 2010 Projesi</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Proje hakkında</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10887942615071000918</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>18</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3288998981724203753.post-3395952466220128773</id><published>2009-01-07T00:25:00.000-08:00</published><updated>2009-01-07T00:44:23.671-08:00</updated><title type='text'>SANATLA YÜZ YÜZE</title><content type='html'>&lt;strong&gt;SANATLA YÜZ YÜZE&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazan: Sabahattin Şen&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sanat nedir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Karmaşık duyguların yarattığı sorulara verilen karmaşık yanıtların süzülerek sezgilerin en yalına indirgenerek yeni bir anlatıma dönüşmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sanatın bize katkısı nedir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Sanat bizim, insanı insan yapan insanın en üst düzeydeki yaratıcılığıyla karşılaştırarak duyarlılığımızın gerçeğine varmamızı sağlar. İnsanın görünen özellikleriyle görünmeyen özelliklerini bir araya getirip yeni bir anlatım süzgecinden geçerek soyut bir anlatım dilinin gücüyle tinsel gizemliliklerin derinliklerine inmemize yardımcı olabilen tek unsur sanattır. Bizi yeryüzünün hiç benzeri görülmemiş en ilkel canlı yaratığı olmaktan kurtararak, bilinmeyen anlatımlara zorlayan duyarlılığımızın umarsızlığa düştüğümüz anlarda umutlara, acılara, coşkulara, sevinçlere ve her türlü duygulara bizi aşan güzelliklerin yaratılmasıyla yanıt aramaya sürükleyerek zorlayan, aradığımız yanıtları bulabildiğimiz yer yine sanattır.&lt;br /&gt;Günümüzde hayvanların temiz yaşama insanlardan daha çok katkısı varsa da henüz sanat yapacak durumda olamamaları çok acı. Yeryüzünün en zararlı yaratığı insandır. Çünkü doğanın bize değil bizim doğaya gereksinimimiz var. Bu bilince tam ulaşamamanın sonucunda doğada yüzlerce, belki de binlerce yıl onarılmaz ve geri dönülmez yokluklara neden oluyoruz. Açıkçası bizi taşıyan doğa ağacının dalını kesiyoruz. En azından hayvanlara bakarak bunu çok açık bir biçimde saptayabiliyoruz. Hayvanların da sanat yapabilseydi insanlıktan bu denli uzaklaşmazdık. Kendimizden utanmak çok daha kolay olurdu. Verdiğimiz zarara bakarak dünyanın ve doğanın insana gereksinimi olmadığını, bizim bu dünya ve doğaya gereksinimimizin olduğunun bilinciyle yaşardık her an. Uzun süreden beri yeryüzüne doğaya ve kendi kendimize verdiğimiz zararı hiç bir hayvan vermedi. İnsan her geçen zaman içerisinde daha büyük zararlar vermeyi sürdürüyor. Beynini daha iyiye kullanacağı yerde zarar vermeye daha çok yoruyor. Bize geri adım attıracak etmenlerin ne olduğunun eksikliğini duyumsatandır sanat. Bizi her türlü aşağılık ve kötülüklerden koruyan da. Ancak gerçekten onu içimizde sindirebilip yüzeysellikten kurtulmayı başarmak koşuluyla kötülükleri ve çirkinlikleri eritebiliriz...&lt;br /&gt;Ne derecede sanat o derecede gerçek insan yaratılır. Kendimizdeki değerlerin bizleri sürekli sarsması gerçekten büyük mutluluk veren sezgilerdir. Her türlü kötülükten arınmışlık duygusuna kapılmanın mutluluğunun sanatta olduğunu ve onunla özdeşleşmemiz gerektiğini biliriz. Bizleri bulunduğumuz düzeyin bilinmezliklerinin ötelerine adım, adım götürerek ilkellikten kurtaran büyük bir yaratıcılıktır. Sanatsallığın her adımı insanlığın yükselen noktalarıdır. İnsan olmak istediğimiz sürece yakamıza yapışarak bizi insanlığa doğru sürükleyen en büyük güçtür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sanatı anlamak neden zor?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İnsan kendini ne zaman kolay anlayacak konuma geldi ki sanatı da kolay anlayabilsin... Soyutu anlamak anlakla doğru orantılıdır. Daha başlangıçta soyutu anlayacak bir gücümüzün olması gerek. Sanat kendi kendimizin üst düzeydeki dengesini kurabilmenin sağlam yapısını oluşturur. İnsandaki güç ve yetenekler yaşadıkça yeni güzellikler yaratma gereksinimi duyar. Yaşamın gerçek anlamı canlı kalabilmenin bir uğraşıdır. Ölümsüzlüğe karşı var olmanın ardından bitmez tükenmez koşmalardır. Sürekli bir uğraş ve yeni çözümler bulmak zorunda olduğumuzun duygusuyla erinçliğe varmak isteriz. Çoğu zaman her türlü kötülüğü yapacak denli vahşileştik, vahşileşiyoruz. Nerelerde dolaştığımızın somutluğunu da anlamakta güçlük çekiyoruz. Varılan yer en ileri düzeydeki güzelliklerle vahşet arasında yaşam uğruna gidip geliyor. Çok büyük acılarla coşkular yaşarız böylece. Bilinmeyen boşluklarda sallandıkça tutunacak bir düzlem ararız. Bizi erinçleştirenin nerede olduğunun kaynağını bulamayız çoğu kez. Salt anlayamadığımız bir dilin olduğunu duyumsarız, sezeriz. Sonra sanat çıkar karşımıza ne zaman ve nereden ısındığı belli olmayan ılık akan bir sıcaklık. Onu anlayabilmek kendimizi anlayabilmekten daha ötelerde bir yerdedir. Tek bir anlatım diliyle anlatılması çok zor. Başka bir dilimizin olduğunu anlarız, anlatamayız. Ah bir anlatılabilsek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sanatçı olmanın ayrıcalığı nedir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Gerçek sanatın yapısındaki olağanüstü güzelliklerinin erişilmez noktalarına dek uzanabilmenin ne derece güç olduğunu biliriz. Sanat yapabilmek için bu denli uzun bir yolculuğun en ağır çilelerini çekerek yaşamdan kaynaklanan duyarlılıklara benzersiz ve özgün bir dil kazandırmak öyle göründüğü gibi yüzeysel değildir. İnsanların iç dünyasında olan bitenler benzerlikler taşısa da içlerinden biri buna bir dil bularak tüm insanlığı içeren evrensel boyutta yakalan coşkulu bir gücün birliğine ulaşabilmektedir. Yeteneğini sanatın dilini kullanabileceği bilgi ve donanımların yeterliliğe ulaşması nice emek sonrası gerçekleşebiliyor. Çok az sayıda kişi başarabiliyor.&lt;br /&gt;Picasso’nun çizgiye indirgenmiş boğa resmini görenler onu çocukların bile yapacağını söyleyebilirler. Kendileri açısından da çocuk oyuncağı denli kolay olduğunu öne sürebilirler. “Bunu yapmayacak ne var ki? Ben de yaparım!...” diyenlerin sayısın kaç milyardır bilemiyorum. Yüzde doksanbeşinden yukarıda denilse şaşmamak gerek. Oysa Picasso oraya inebilecek yalınlaşmayı başarabilmek için ne büyük çabalarla ayrışım ve birleşim yöntemlerine başvurarak yakalanabilecek en duyarlı noktaya ulaşma başarısını yalnızca kendi özgün kişiliği olan Picasso’yla göstermiştir. Başka Picasso olamaz. Onun yaptığını kolay bulup yapanlar Picasso’dan sonra yapan yeteneksizlerdir. Al sen de bir keçiyi yap desen solucana indirgeyebilir. Duyarlılıklar, duyargalar orada neyi neden aradığına yardımcı olmazsa yapılan omurgasız bir yaratığa dönüşür. Her özgünlüğün salt onun yaratıcısı olan kişinin omurgasıdır. Başkasına asla uymaz. İşte sanatçının ayrıcalığını sağlayan temel yapı tinsel görünmezliğin yeni bir omurgaya dönüştürülmesinde yatar. Nereden geldi, nereye nasıl gitti, nerede ayaklarının üstünde duruyor, hepsinin evrensel anlamda yanıtları vardır. Başarmanın ayrıcalığıdır bunlar.&lt;br /&gt;Oraya kendini sanatçı diye kolay yollardan sunanların çok olduğuna bakmayın. Omurganın ne olduğunu bilmeyen bu omurgasızlar, güzelduyularımızı bir pelteye çevirmekten ileriye gidemezler, gidemiyorlar da. Ayakta duracak, destek olacakları bir kemik yapısının olmaması bir yana bir kemik parçasından da yoksundurlar. Soytarılığı da beceremeyecek denli soytarılık yapan bu kemikten yoksun yaratıkların kişisel erekleri uğruna yıkıp yok etmeyecekleri hiç bir değer yoktur. Ayrıcalığın yapıcılığıyla ilişkilerinin olmaması nedeniyle de yakıp yıkıyorlar da... Öyle göründüğü gibi kolay mı sanat ve sanatçılık? Görünmeyenlerde var olabilmektir. Aldanma ve aldatmacalar da burada yatıyor.&lt;br /&gt;Sanatın kendine özgü ayrıcalığına varmanın çetin yollarıyla varılan yerin değeri ve anlamı öylesine büyük ve etkileyici ki “Değmesin, yağlıboya!...”denilecek gözü açık tiplerinin de ortaya çıkararak bundan yararlanmaya çalıştığına tanık oluyoruz. Neden? Sanatın ayrıcalıklı özelliğinden... Sanatın bu özelliğinden yararlanmaya kalkanların üstümüze değince bulaşılırlıkları ne yazık ki çoğumuzun üzerine bilinçsizliğimiz nedeniyle yapışır. Kolayına kaçmak bile insana ne denli yüzsüzlükler yaptırabiliyorsa gerçeğinin vardığı yeri düşünün bir. Erişilmez güzelliğine varabilmek o denli emek ve yorucu bir çaba isteyen bir yolculuk ki aşılmazlıkları aşmak için yeteneğin son damlasına dek kullanılmasıyla gelinen noktanın değer karşılaştırmasını yaptığımızda neyin ne olduğu ancak çok az sayıda insanlarca bilinir ve anlaşılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bir sanatçı, sanatçı olduğunu anlar mı?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Genelde bir sanatçı kendinin sanatçı olup olmadığını anlamaya hiç çalışmaz. Sürekli içindeki erinçsizliği bir dile vardırmaya çalışır. Yolu kendinin kim ve ne olduğunu anlamaya düşmez. O ne yaptıysa bir insan olarak yapabildiklerini yapmış olduğunu ve daha neler yapabileceğini düşünür. Bir bakıma her insanın insan olarak elinden geleni yapacağı kanısındadır. Kendisi için sanatçılık deyimini kullanmayı da düşüncesine sokmamıştır. Yaptıkları ve yapacaklarının sanatsal bir yansılama olduğunun bilincinde olmasına karşın ona bunlar doğal gelir. Sürekli bu bilinci kurcalayıp onu doyuran, ona coşku veren bir yere ulaştırmak ister. Tek istediği şey kendisi olmaktır. Dışarıdan bakanlar gibi sanatçı olup olmadığı tasasını taşımaz. Nerede olduğunu, sanatçılığın nerede başladığını anlaması için kendine göre bir çalışma, araştırma ve gerçek anlamda bir inceleme yapmaya kalkması gerek. Onun işi bu olmadığı için bunu da yapmaya kalkışmaz. Yapmadığı, üzerinde çalışmadığı bir alan için de bir düşünce öne sürmek istemez. Başkaları o tür araştırma ve incelemeyi yaparak sanatçılardan yapıtlar alır ve eş değerdeki sanatçılarla bir yere oturtur. Bizler de onun sanatçı olduğunu anlarız. Sanatçının kendisine sorsanız, şaşırır. “ Niye ben ne yaptım ki sanatçı oldum?..” diyebilir ve şaşırmayalım.&lt;br /&gt;Sanatın matematiksel bir ölçüsü yok. Duyabilmek ve onu kendine özgü bir yaratımla anlatabilmektir sanatçının yaptığı. Ölçünün bu anlamda algılanması sanat ve sanatçı için çok önemlidir. Kendi kendine sanatçı olduğunu söylemeye kalktığı an birden bire tepetaklak olması bir olur. “Yeterli bir noktaya gelmiş olmanın sıkıntısı başlar. Ona istemediği bir yük ve sorumluluk yüklenilmiş duygusu özgürlüğün yolunun daraltılması ve belli bir yöne doğru gitmesi gerektiği dayatmasıyla özgürlüğünün elinden alınması gibi gelir. Geçmişiyle bağımlı duruma gelerek daha sonra ne yapacağına ilişkin kendi bildiğini yapma yolundan ayrıma sorunuyla ayakta durması zorlanabilir.&lt;br /&gt;Bırakalım hiç kimse kendi kendine sanatçı olduğunu anlamasın... Kendi kendine “sanatçı” diyen dudak ve akciğer kanserlilere de geçmiş olsun!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sanatı nasıl anlayacağız?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Önce insanın ne demek olduğunu anlamakla...&lt;br /&gt;Sanatı anlamanın kendine özgü ekim, biçim alanları var. Her alan kendine özgü bir anlatım biçimi oluşturur. Belli kaynak ve yapılara dönüşür. Sanatı oluşturan öğelerle donanarak yeni bir dünya yaratan yapıtların hangi dili konuştuğunu yakalayabilirsek sanatı anlama başarısını da gösterebiliriz. Onun özüne inmeyi başaran yoğunluktaki duyarlıkların yakaladığı değişimlere doğru yol almaya başlamakla sanata yaklaşılır. Kendimizi ve insanı tepeden tırnağa dek her yönüyle tanımanın yanında, yaşadıklarımız ve gördüklerimizin her an yeniden değerlendirilmesini yapacak duygu akışını sürekli kılabilmek, görünmeyenlerin görünürlüğünü sağlar. Sanatın bize yansıdığı bu alanlarda dolaşmamızı sağlayacak yol gösterici birikimlerin olması gerekiyor. Ezbere bir yere gidilmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sanat dilinin özelliği nedir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Olağandan olağanüstülüğe dönüştükten sonra yeniden olağanlaşmaktır. Bu iki yaka arasındaki gidiş gelişlerde neler olur bilinmez. Sanatın dili orada dolaşır. Bu ayrıcalı bir özelliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sanat belli bir güç ve yeteneğin neresindedir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Görünmez kapıların ardındaki gizemliliklerin kendilerine çıkış yeri aradığı derinlikteki basıncı yaratan devinimlerdedir. Devinme dayanılmaz bir baskı yapmıyorsa güç de yok demektir. Yetenek de oralara uğramaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sanatçı biçemini nasıl buluyor?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Onu dayanılmazlık noktasına ulaştıran güç, sanatsal uğraşıya yetecek dalgalanmalar yeterli güce erişmişse büyük bir basınçla devinime geçer. Kendine bir çıkış noktası da aramaya başlar. Kişinin yaşam biçimi, yaşama bakışı, felsefesi, birikimleri, duyguları, düşünceleri ve oradan elde ettiği verilerin duygu kanallarına aktarılışıyla yeniden akmaya hazır bir kaynak oluşur. Bu kaynak nerede birikim yapıyorsa biçem de oraya bağlı bir yapıya dönüşüyor. Bir volkan gibi patlamayı sağlayacak denli bulunduğu yerin kabuğunu zayıflatıyor. O ana dek kanallardan geçerek birikimler yaratan duyguların gizemliliği geçtiği yerlerde sürekli izler bırakır. Kendi için de bir bütünlük yaratır. Zamanının geldiğini bilmediğimiz bir anda, zamanı gelir; tüm eriyikleri ortaya çıkar. Beklenmedik bir anda bir patlamayla uyanırız. Derinlere inmek için kazma kürek ya da daha güçlü gereçlerle kuyu açmaya çalışarak yapay yaptırımlarla bir fışkırma elde etmenin yararı yok. Yapay kuyulardan sanat ve biçem fışkırmaz. O kendi bilinmezliklerinin derininde kendine yeni bilinmezliklerin yolunu açar. Ne olduğu ve ne olacağı da belli olmaz. Yeni doğan bir çocuk gibi büyüyünce ne olacağını bilemeyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sanata başarı için büyük bir beceri gücü de gerekiyor mu?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sanatın bir yaratıcılık olduğunu bilmek beceriyle aralarındaki uçurumu da anlamak demektir. Nesnel bir bakışla öznel bakış birbirinden ayrı şeylerdir. İnsanın fotoğraf gereciyle yarışmaya kalkmasının ne anlamı ne de gereği var. İnsan kendinin ne denli becerikli olduğunu ortaya koyup kanıtlamaya çalışıyorsa varsın koysun. Buna bir şey denilemez. İnsana özgü yaratıcılığın ne olduğunu bilmeyenler beceriyi sanatmış gibi görürlerse buna karşı çok şey denir, denilmelidir. Birbiriyle bağdaşmayan iki ayrı alan.&lt;br /&gt;Sanatı anlamayanlar sanatı tanımladıklarında sanattan çok becerikliliği sanat diye anlıyorlar, her nedense. Bir örnek verilecek olursa: Genelde birçok insan resim yapar. Bunlar arasında öyle beceriklilikler var ki gördüğü nesneleri, bitkileri, doğayı ve yüzleri çok iyi benzetebilir. Birçok kişi böyle bir beceriyi sanat sanır ve över. Yapanı da çok yetenekli bir sanatçı diye niteler. Sanat, nereye bakılırsa bakılsın duygusal sezilerin her nesneyi o duyarlılığa yönlendiren yabancılaşmayı soyut değerlere dönüştürülmüş bir dille gerçekleştirebilmektir. Sanat, her nesnenin sanatı oluşturan dilin yarattığı değişimler sonucunda nesnelerin erek değil araç olarak kullanılmasıdır. Bir iç ve diş bağlantılarının duygusal derinliklerinde oluşmasıdır. Salt bir nesne değildir. Duyarlılıkta oluşanların nesnelerde dışa yansımasıdır. Beceriklilerin giremediği kapı burasıdır. Duyguların kurgusuyla süzülerek oluşmayan hiç bir çalışma sanata varamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sanattaki sürekli değişikliklerin hızı nedir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Kesin bir hız belirlenmesi olanaksızdır. Bir bakarsın beklenmedik bir anda bir sıçrama yapar. Picasso’nun kübizmi bunun en iyi örneğidir. O güne dek ortaya çıkan yenilikler önceleri sindirilememiş olsa da daha sonra anlaşılırlık konumuna girmiştir. Birden bire bir patlama hızıyla herkes büyük bir şaşkınlıkla uzun süre ne olup bittiğini anlamaya çalıştı. Bu süreç oldukça uzun sürdü.&lt;br /&gt;İnsanlar kübizmi anlayayım derken başka akımlar arka arkaya sıralanınca tümüyle çok büyük bir şaşkınlığa uğradı. Malewich’in siyah ve beyaz karesi herkesin kanını dondurdu. Isınıncaya dek canımız çıktı.&lt;br /&gt;Gerçekten de kübizmle birlikte belirleyemediğimiz bir hız kazandı. Bir iki çiçek tarlasının var olduğunu düşünürken tüm evren çiçeklere büründü. Toplum epeyce gerilerde kaldı. Sanatın en yavaş zamanı bile toplumun önünde gidecek bir hızdadır. Başarının gizemi burada yatmaktadır. Sanat toplumdan önde gittiği sürece yeterli bir hızla gidiyor demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sanatın hızına yetişebilmek için ne yapmalı?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sanatın her zaman toplumun önünde giden hızına yetişebilmenin olanağı yok. Sanat her an beklenmeyen atılımları yapar. Tam ulaştım derken bir bakarsınız o yine sizden önce davranmıştır. Her şeyden önce bunu anlamanın büyük yararı var. Böylece bizi durağan olmaktan kurtarır. Yetişmek için kendimizi devingenliğe iten her adımın arkasından gitmek başlangıç için yeterli. Diğer adımları anlamamızı kolaylaştırır. Nasıl yetişeceğimizi düşünmekten çok en yakınına nasıl varılacağını erimlemek daha doğru. Sanatın içine girildikçe onun süreklice her an yine ileriye bir sıçrama yaptığını görürsünüz. İnsanı şaşırtan çok büyük sıçramalara da tanık olabilirsiniz. En iyisi arkasını bırakmamak ve yavaşlamamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Herkes sanatı anlamak için yeterince zaman ayıramayacağına göre sanatı anlamamıza kimler yardımcı olabilir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;En sağlam yol anlamamanın arkasına sığınmamak. Belli bir eğitimden geçmekte başkalarına bırakmamakta her zaman yarar var. Her insanın az ya da çok sanatın yakınında olması gerek. Her ne denli karıncalarla da sanat yapılabilirse de sanat karıncalar için yapılmıyor: insan için yapılıyor.&lt;br /&gt;İnsanın kendi kendini yetiştirebileceği birçok kaynak var. En azından belli bir ölçüde zaman ayırmak gerekir. Sanat her insanın insan duyarlılıklarının sezgileriyle kendine bir yer edinmesini sağlar. Başkalarının buna katkısının bir sınırı var. Anlamamak söz konusu olunca çok büyük tuzakların içine girilir; sanatı yitirmek ve yok etmekle karşı karşıya gelinebilir. Buna karşı belli bir bilinç oluşmalı. En başta kendi kendinize yardımcı olabilmelisiniz. Günümüzde eğrisiyle doğrusunu birbirine karıştırmayacak düzeye ulaşmamıza yardım edebilecek kişiler, kitap ve diğer yayınlardan geniş ölçüde yararlanma olanaklarımız var. Bilgisayar ve internet çok daha büyük olanaklar sağlıyor. Nitelikli ve sanatsal düzeyi yeterli özellikte olan müzeler ve sergilerden çok şey elde edilebilir. Tüm bunlar bizim yerimize sanatı başkaları anlasın diye değildir. Sanatı anlamayı başkasının ipiyle kuyuya inmeye bırakırsanız bugüne dek olan bir yığın yanlışlıklarını içinde kendinizi de boğarsınız. Başkasının anladığı ve bize uzak biri bize ne verebilir ki? Aldığınız bir yapıtın sanatsal değerini ve özelliğini bilemeyince onu yanınızda bulundurmanın ne anlamı olur?&lt;br /&gt;Yeterince doğru kaynaklar varsa öğrenmek belli sınırlarda anlamayı sağlar. Sanatın diğer dallardan ayrılan yanı budur. Matematiğin varabildiği en uç noktayı anlamayı sağlayacak kaynaklar var. İsteyen ona zaman ayırarak en uç noktaya dek matematiği öğrenebilir. Sanat için bu söz konusu olmadığından tümüyle sanatı öğrenmezsek de sanatı sanat yapan öğelerin nasıl kullanıldığını anlayabilmek yeni gelişmeleri sağlıklı izlememize yardımcı olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda sanatçının açıklamaları bizlere daha iyi yardımcı olamaz mı?&lt;br /&gt;Sanatçının yapıtlarıyla uğraşması yeterlidir. Temel görevi sanatıyla bizlere sunacağı yapıtların sayısını çoğaltmasıdır. Sanatçıya ek bir yük yükleyerek buna bulaştırılmaması daha iyi olur. Gerçek bir sanat yapıtının karşısındaysanız sanatçı yapıtı oluştururken harcadığı gücün bilinmezliğini, yaptığını açıklamaya dönüştürmek isterse yavanlaşır, bulanıklaşır. Kırılarak birçok parçaya ayrılan bir bardağı yeniden yapıştırmaya benzer. Sanatçı o anı bir kez yakalamak için tümden, bütüne; bütünden tüme gide gele içindeki parçalanmaların sayısını bilemez. Başlangıca dönmesi demek o parçaları bir araya getirmesi demektir ki, bu olanaksız. Cebelleşmiş, boğuşmuş ve duygularını nasıl ölçüp biçmeden işlediğine, kendiliğinden gelişen oluşumlara bir daha dönemez. Yaptığını anlatacak olan varsa gitsin roman ve öykü yazsın.&lt;br /&gt;Ayrıca roman, öykü ve şiir yazanlardan yapıtlarındaki sanatsal oluşumları anlatmasını isterseniz o da anlatamaz. Kimsenin istediği de yok; herkes okuduğunu anladığını sanıyor. İş, baktığını anlamaya gelen “Görsel Sanatlar” konusuna dayanınca sorunlar çıkıyor. Oysa konuştuğumuz dili kullanarak yeni anlatımları gereksindirecek değişimleri içeren kişiye özgü yeni bir özgün dil var. Her iki yanda da benzer sorunlar yaşanır.&lt;br /&gt;Yaptıklarını açılamaya kalkanlar da var. Onarın çoğu neyi yaptığını da bilmiyor, ne anlattığını da. Her sanatçı neler yaptığını çok az da olsa anlatabilecek güçtedir. Anlatması gerekenlerin özünü sözle anlatılamayacağı için renge, çizgiye, lekeye biçime dayalı bir anlatım oluşturmaya kalkışmıştır. Anlatsa, anlatsa sözün bittiği yere dek anlatır. Daha ileriye gittikçe de batar. Yaptıklarıyla hiç ilişkisi olmayan şeyleri anlatarak çok gülünç olduklarını da sezinlemeyenlerin sayısı oldukça kabarıktır. Kimi bilerek yapıyor. Alıcı ayartmak gibi bir şey. Karşısındaki nasılsa sanattan anlamıyor. Süslü, püslü şeyler anlatayım da karşımdakini hayran bırakayım düşüncesi ağırdır anlatılanların çoğunda. Evde atölyede denemelerini bile yapmıştır. Tiyatroculuğa soyunmuştur. Onlara tiyatroda bir yer ayırmalı.&lt;br /&gt;Kimileri ne yaptığını çok da iyi anlatıyor. Çünkü çalışmayı yaparken öykü önde gitmiştir. Sanattaki soyutlamayla ilgisi de kesildiği için yapılan çalışmanın da sanatla ilgisi kalmamıştır. Bol, bol anlatabilir. Anlatılanları anlamamaya çalışmak en doğrusu.&lt;br /&gt;Belli oranlarda sanatçı sınırlı bir çerçeve çizebilir. Mondrian’ın dediği gibi: “Her şey ya yataya ya da dikeye gider.” sözü yetiyor. Sanat değerlendirmesi yapabilenler ne demek istediğinin önünü doğru açabilirler.&lt;br /&gt;Yine Picasso’yu ele alalım: Kendi sanatı için kaç söz söylemiştir dersiniz? Öylesine az ve öz sözler söylemiştir ki her biri bir başlık gibidir. Gerisini bizler getiririz. Binlere varan kitaplar basılır. Elbette bu tür başlıklara gereksinim var. Kalkıp da bir resmi anlatmaz bu başlıklar. Bizleri uykudan uyandırır. Picasso’nun en önemli sözü: “Aramıyorum; buluyorum!...” diye açıklama yaptığı iki sözcüktür. İki sözcük tam can alıcı noktadan vurur. Öyle herkesin anlayabileceği bir can alıcı nokta da değil. Buna benzer sanata ilişkin başka sözleri de var. Onun sanata yaklaşımını açıklayan bir kaç tümcedir. Tüm bunların ardından da “Ben bir insanım!” demiştir. Haydi gel de çık insanın içinden. Zamanla çıkılıyor da... Çünkü o bir insan.&lt;br /&gt;Sanatçılar arasında bir öğretici gibi kendini geliştirenler de vardır. Dünyanın birçok ünlü sanatçısının eğitimci olarak da çalıştığını görüyoruz. Beuys da bunlardan biri. Geçmişlerden bir örnek: Klee.&lt;br /&gt;İş, önümüze çıkan her sanatçıya kalırsa yapılacak şey, en iyisi, sanatçının dediğini değil, yaptığını yapmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bir yapıtın gerçek yaratanı onu anlatamazsa başkaları nasıl anlatsın?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Sanatçı anlatmak istediğini yapıtlarıyla anlatmış oluyor. Başka bir anlatım söz konusu olsaydı onu da yapardı. Sanatçının işi yapıtlarla sevişmektir; sözlerle cılkını çıkarmak değildir. Güneşin en sıcak olduğu zaman çamaşırları asmayıp akşamleyin yıldızların altında bir yere asmaya benzer. Tüm anlatmak istedikleri yapıtın üzerinde duruyor. Sözle anlatacaksa neden görsel dili kullansın ki? Her yapıtın en az bir roman yazılacak denli kapsamı vardır. Yormayın sanatçının dilini. Dağıtmayın kafasını. Gitsin yeni çalışmalar yapsın. Daha sonra kendi anlattıkları yer bitirir onu. “Şöyle deseydim daha iyiydi; böyle deseydim daha anlamlıydı!...” diye, diye kafasında sözlü anlatımların sözcükleri dolaşırsa resim yapmaya zaman bulamaz. Kimleri çok yönlüdür, başarabilir de. Genelde onun işi bu değil...&lt;br /&gt;Her zaman sanatçıyı yanımızda yöremizde bulamayız. Yüzyıllar önce ölmüş olan sanatçıları kim nerede bulacak? Sanatçı beklenmedik bir anda öldü ; kimilerinin değerini öldükten sonra anladık diyelim onları yeniden mi dirilteceğiz? Başarabilirsek müthiş olur elbette. Henüz başaramadık. Sanatı anlayan ve buzdağının görünen yanını anlatanlara her zaman gereksinimimiz var. Sanatçıya bırakmanın tam bir çözüm olmadığı apaçık ortada. Kendi başımızın çözümüne bakalım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sanatın açıklanıp değerlendirmesini kim yapacak öyleyse?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Sanattan anladığını söze yazıya dökebilecek nitelikte ve yeterlilik gücüne erecek denli kendini yetiştirmiş olanlar var. Aşağı yukarı onlar belli ölçülerde sanatı anlamamıza yardımcı olabilecek aktarımlarda bulunabilirler. Bu alanda çalışmalar yapan, öğrenim görüp kendini sürekli geliştirenler, geliştiremeyenlerle de karşılaşıyoruz Bunlar arasından kimilerinin kıytırıklardan ve onların bilgiçliklerinde de geçilmiyor. Elbette üst düzeyde olanları bulmak en iyisi.&lt;br /&gt;Her sanatçıyı da sanattan anlayan herkesin tam anlayabilmesi de olanaksız. Bu nedenle sanatın içinde olmak çok büyük sorunları da birlikte getiriyor. Biri bitse beşi, onu başlar. Sanatı ve sanatçıyı anlamanın güçlüğünü zaman içerisinde aşabiliyoruz. Çok önemli durumlarda ya da gerçekten bir sanatçının iyi tanınması isteniyorsa onu uzun süre yakından izlemek, onunla sık, sık bir araya gelip nasıl çalıştığını görmek, onunla değişik alanlarda birlikte olmak, ilgi alanlarını saptamak, sözlerini, söyleşilerini dinlemek en doğrusu. Çünkü o bir insan…&lt;br /&gt;Picasso öleli yıllar oluyor. Ona ilişkin sürekli anlatımlar, açıklamalar ve yeni söylemler eksilmiyor. Yeter ki açmayı gör kutuyu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Gerçek sanatçı nasıl tanımlanabilir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Gerçek sanatçı: Çok soğuk ve karlı bir günde sıcacık odasında otururken pencereden dışarıya baktığında yalınayak olan bir yoksulun o karlara bastığı an onun duyduğu soğuğun acısını, sıcacık odada dışarıdakinden çok daha fazla üşüyerek tiril, tiril titreyerek acı çekendir. O hiç bir şey anlatmadan çok şey anlatan bir insandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sanatı nasıl tanımlarsınız?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Sanat ciddiyeti olmayan, çok ciddi bir iş; çok ciddi olan, ciddiyetsiz bir iştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Gerçek sanatçının yapması gereken nedir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Tüm gücünü sanatta vererek yaptıklarından hiç bir beklentisi olmadan kendisinden ve sanattan hiç bir ödün vermeden çalışmalar yaparak evrensellikte varabileceği üst düzeylere doğru tırmanmaktır. Yaptıklarının anlaşılıp anlaşılmadığını; beğenilip beğenilmediğini düşünmeyerek sanatsal gücünü süreklice kullanmalıdır.&lt;br /&gt;O bir bal arısı gibi duyumsamalı kendini. Sürekli bal yapan arı gibi sanatını yapacak. Kendi yaşamına yeteceğinin çok üzerinde çalışma yapabilmeli ki onun yaptıklarından başkaları da yararlansın. Bal arısı kendi gereksiniminin üzerinde ürettiği balın kalanından bir şey beklemez. Sanatçı da hiç bir beklentisi olmadan sanat yapan kişidir. Beklentiler sanatı yozlaştırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Beuys, “Her insan sanatçıdır.” demesine ne demeli?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Kesinlikle doğru. İnsan diye her doğan, kendi üzerine de alınmasın sakın. Sözü edilen insanın gerçek olanı. Doğup da insanlaşamayanlar değil. Rotterdamlı Erasmus: “Hayvanlar hayvan olarak doğar; insanlar sonradan insanlaştırılır.” der. Gerçeğin dile getirildiğini düşünürsek doğduktan sonra insanlaşamayanların var olduğu yadsınamaz. İnsan dediysek insanlaşamayanlar da içinde demedik.&lt;br /&gt;İnsanın kendisi de bir sanat yapıtıdır. Öylesine gizemlerle dolu ki ancak çok az bir bölümünü sanatsal anlatımla ortaya çıkarabiliyor. Çıkaramadıklarının öylesine varılamayacak denli bir boyutu var ki, bize görünenler denizdeki suyun üç beş damlası gibidir. Üç beş damlayı çıkaranlar sanatçı oluyor da çıkaramayanlar neden olmasın. Sanat içte ve dışta; değişen bir şey yok.&lt;br /&gt;Sanatsal bir yapıtı oluşturmak için, belli koşulların sağladığı olanaklara göre yaratıcı bir anlatım dilinin kullanılması gerekir. Çoğu insan sanatsal bir dil kullanma evresinden geçmemişse her şey içinde kalıyor. Neden şu sözü sık, sık işitiriz? “Benim yaşantımı anlatsam bir roman olur...” derler. Kimininki romanlar eder. Anlatamadığı iç yapısında karanlığa gizlenmiş köşelere varacak bir dil oluşmayınca anlatmak istediğini en iyi biçimde ortaya koyamamanın sıkıntısını çekiyor. O sıkıntıyı aşan, sanat dilini kullanabilen belli ve az sayıdaki kişiler oluşturuyor. Ortaya koydukları yapıtlarla sanatçılıklarını kanıtlayabiliyorlar. Diğerleri kanıtlayamıyor. Sanat dünyası içinde yerini alarak sanat adına saygı duyuluyor.&lt;br /&gt;Gerçek anlamda sanatsal duyarlılığıyla yaşayan bildiği üç beş sözcük de olsa onları bilinenlerin dışında bir yüklemeye götüren çok insan var. Çocuklar da öyle gerçekten çok güçlü resimler yaparak hiç bilemediğimiz renk uyumları sağlayabiliyorlar. Çocuğun kendisi daha büyük bir sanat. Onun gözleri bizim gözlerimiz gibi her şeyi nesnelere dönüştürerek banallaştırmıyor. Her şey onun için anlam yüklü ve anlatımı kolaylaştıran çarpık çurpukluklarla ortaya çok özgün bir görünüm çıkarıyor. Çocukluğunu yitirmeyenlere de sözüm yok. Miro’yu unutmayalım. Bunlar içlerini yakan sorunları dile getirmeye zorlansalar da yaşam ve yaklaşımları sürekli ayrıcalık gösterir. Bizleri gerçekten çok etkileyen kişilerdir. Kimileri çok sessiz ve salt kendi duygularını pek dışa açık da tutmazlar. Dertleri, tasaları öylesine büyüktür ki, onlar arasından kendini seslendirebilenler olursa, bir sorup bin ah da işitirsiniz. Bilinmeyen kahramanlar olarak yaşamın sorunlarına katlanamayacak denli güçsüz olanlar erken göçüp gidiyor. İnsan deyip geçmeyelim. Bilinen, bilinmeyen her türlüsü vardır. İnsan olduğunun gerçeğini duyumsamış olmak sanatla eş değerin kazanıldığı bir ayrıcalıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sanatçılar arasında ünlü olanlarla ünlü olmayanların oran ve niteliği nedir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sanatsal güçleri en az bilinen ünlü sanatçıların düzeyinde olup da tanınmayan, bilinmeyenlerin sayısı ünlülerinkinden beş on kat daha yüksektir. Bu nedenledir ki ne yeni sanatçı araması biter ne de bilinmeyenlerin... Bunu sanatta gelişip ilerlemiş ülkelerin genelinde düşünmek gerekiyor. Niteliklilik açısından bakırsa ünlü olmayanlar arasında çok üstün yetenek ve nitelikliler vardır. Sanat dolambaç arkalarında bir yerde bulundukları için ünlülüğün çıkış yoluna uzak düşüyorlar. Çoğunun ünlü olmayı da pek taktıkları da yok. Dünya umurunda bile değil gibidirler, tüm yüklendikleri ağır sorumluluklara karşın. İşte yaşam, işte insan ve işte sanat... Ünlülük pazar ekonomisinin kendi kuralları içerisinde var olan taşıyabilirlik gücündeki alım oranına bağlıdır. Taşıyabileceği sayıda ve kendi istemlerine uyanları öne çıkarır. Dışta kalan o denli güçlü ve nitelikli sanatçı var ki ünlülerin sayısını kat, kat geçer. Sanatın bilinenin dışında ne büyük gücü olduğunu bilmekte yarar var. Bir bakıma bilinmezliklerin gizemlerindeki nitelik sayısal açıdan da varlığını sürdürmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bir yapıtı doğru anlayabilmek için ne yapmalı?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bir yapıta nasıl bakılması gerektiğine ilişkin önceden temel ön bilgiler edinmeli. Elde edilen öğelerin sanatın oluşumundaki katkıları, yönlendirmeleriyle nasıl etki yaratılmak istediğini anlamaya çalışmalı. Bizim bildiğimiz, gördüğümüz nesnelerin dışında ne gibi anlamlar yüklediğine bakmalı. Bir yapıta bakarken tanıdık ve bildik nesne ya da figürler aramak yerine o nesnelerin hangi erek için kullanıldığını kavramayacak gözle incelenmeli. Soyutlamanın başarısını göz önünde bulundurmalı. Elbette karşımıza, bir seziş gücünün yeterliliğinin olup olmadığı da çıkıyor. Sanatsal öğeler bir resimde nesneleri kendi diline çevirerek onlara sanatsal değerleri katar. Sanatsallığı oluşturan öğelerin gücünün ne olduğu bilinmedikçe bir yapıta doğru bakılamaz. Sanatın kendi değerlerini öğrenerek bir yapıta o açıdan bakabilmeli.&lt;br /&gt;Bu işe Mona Lisa’dan başlamak en doğrusu. Mona Lisa’ya bakarken kaşsız bir kadın görmemeye başladığında bu iş başarılmış demektir. Çünkü Mona Lisa kaşsız ya da kaşlı, orada bir kadın yüzü yapılsın diye yapılmamıştır. Bakışın doğruluğu oranında oradaki bir kadın yüzü her adımda bizden uzaklaşır. Resim görmeye başlarız. Ola ki kaşsızlığa takılmış olalım. O resimdeki sanatsal dili kaşa gereksinim duymuyor gerçekten. O dilin akıcılığını bozardı. Bizi sanata yaklaştıran soruları engellerdi. Özellikle kendini eleştirmen gibi görenlerin birçoğu kaş ve gülümsemeyi öne çıkararak bizleri o resmin sanatsal duyarlılığının büyük etkisinden uzaklaştırıyorlar. Leonardo bir kaya resmi yapsaydı o gülümsemeyi yine kullanacaktı. Bizi sanattan uzaklaştıranlar için daha da ilginç olurdu, Leonardo işin bu yanının ilerisini göremedi demek(!)...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sanatın gerekliliği altında yatan gerçek nedir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Korkudur. Duygularımızın ilki ve bugüne gelen en ilkeli korkudur. En güçlüsü, en etkileyicisi, en çok yaşanılanı, birikimi en çok olanıdır. İnsan gelişiminin milyonlarca yıl önceki gelişiminden bu yana olup bitenlere bakıldığında hiç bir zaman korkusuz yaşamadı. Her an yaşamın yok olacağı duygusu çok derinlere işliyor. Zaman dilimleri içerisinde korkuların türleri arttı, eksildi ve değişime uğradıysa da hiç bir zaman gücünü yitirmedi. Engelleyemediğimiz ölüm korkusu her ne denli çok büyük bir ahmaklık olsa da, bugün de en büyük korku olma gücünü koruyor. O korku ondan ders alıp bizi daha insan yapıyorsa kalsın, derim. Nasılsa ölüm var diyerek her türlü kötülüğü yapan da var. Sanat da ortada bir yerde duruyor. Milyonlarca yıldan beri yaşadığımız korkular bizimle birlikte bugünlere dek taşındı. Bundan sonra da taşımayı sürdüreceğiz. Sanat öyle bir oluşum ki tüm bu değişken ve çok etkileyici korkuları güzelduyunun potasında insanı korkulara karşı yeni bir güçle dengeliyor. Bir bakıma insanlığın sonuna dek ölümsüzleştiriyor. Yine de bugünümüz baştan aşağı sorgulansa ve gelinilen son nokta Freud’a sorulsa...&lt;br /&gt;İnsan o korkularla sığınacak yerler aradı. Tanrıya dek ulaştı. Meleklere ulaştı. Şeytana ulaştı. Cinlere ulaştı. Tinselliğe ulaştı. Korkuyu yenmek için oyalandı güzelliklerle, güzel olanı daha güzelleştirmeye ulaştı. Yontulara, resimlere, masallara, mitlere, öykülere, şiirlere, seslerin ezgilerine ulaştı. Yeni, yeni yaratıcı duygulara ulaştı. Yaratmaya doymadı. Onları anlatan özgün dillere ulaştı. Tüm bunlar için dili yokken de anlatıma ulaştı, sanata ulaştı. Korkuyu hiç bir zaman yenemedi... Sanata sığınarak insanın evrensel boyuttaki öz benliğini ölümsüzlüğe ulaştırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Günümüzde belli bir sanat akımı var mı?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde sanat artık belli akımların arkasından gitmiyor. Her sanatçı bir başına bir akım da diyebiliriz. Kimi zaman belli bir akımın da araya sıkıştığı oluyor. 1985 yılında Almanya’da ortaya çıkan “Yeni Vahşiler” gibi... Son on yıldan beri de “Kavramsallık” yoğun bir ilgiyle yol aldı. Kavramsallığın bir akım diye düşünülmemesi gerekiyor. Picasso’da bunun öne çıkan örnekleri var. Belli etkiler öne çıkarken sanatçıların kendi bireysellikleri de bir akım gibi güçlü konumda olmayı başaranlarla akıma kapılıp da çarpılanlar da var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Kavramsal Sanat” günümüzde etkin bir açılım olmadı mı?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Her sanat akımı büyük bir açılımdır. Kavramsallık sanatta her zaman vardı. Günümüzde daha çok öne çıkarıldı. Etkin bir konuma getirildi. Böylece sanatın bu yönü de yoğun bir güncelleşmenin içine girdi. Bir arabada ilk bulunuşundan beri var. Kırmızı ışıklar arttırılınca dur kalklar sıklaştı. Fren kullanmak da çoğalmış oldu. Yollar kimsesiz, ışıksız ve hız yapmaya uygun olduğunda da hız vermek artacaktı. Sanat yapan her insana uymayabiliyor dur kalklar. Kendi özgünlüğünü bul da nerede bulursan bul. Kavramsızlıktan yeni kavramlar da çıkabilir ama; bu bildiğimiz kavramla ne derece uyuşur orası başka. Kim bilir çok daha iyi uyuşabilir. Sanat bu, nereden vuracağı belli olmaz. Karmaşa da bir düzemdir (sistem).&lt;br /&gt;Anlayamadıklarımızın neler olduğunu anlamak da bir anlayabilmektir. Anladıklarımızın anlaşılmazlıklarla dolu olduğunu anlayamamanın anlamlarıyla doludur. Bir sanatçının en anlaşılır yanı anlaşılmazlığıdır. Sanatçının da en büyük korkusu anlaşılacak denli geri bir düzeye düşmesidir. Bence sanatçının en zor anı ona birinin “Ben sizin yaptıklarınızı çok iyi anladım!...” dediği andır. Çünkü o an sanatçıya hemen: “Ben nerede yanlış yaptım?” diye afakanlar basabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kavramsal sanat nasıl yorumlanabilir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Klasik dönemde sanatçılar sürekli atölyelerinden çıkmadan oluşturuyorlardı yapıtlarını. XIX. Yüzyılın sonlarında sanatçılar doğaya çıkarak doğanın özellikleriyle birlikte yeniden bir araştırma ve duyarlılığın içine girdiler. Işığı, rengi bir başka duyarlıkta ele aldılar. Böylece bilime de katkısı olan birçok değerlere de ulaştılar. O zamandan sonra ister içeride ister dışarıda olsun anlatımın sunumu tuvalin içinden ulaşıyordu. Kavramsal sanat bizi yeniden doğaya ve yaşanılan alanın içinde, yaşamın oluşturduğu boyutlara çekti. Sanatın kaynağının içinde devinim olanaklarını kullanmaya doğru götürdü. Uzam bir tuval gibi kullandı. Tuvalin kendisini de o yerin bir parçası oldu. Bu bir emme basma tulumbası gibi zaman içinde birbirini güçlendiren devinimlerdir.&lt;br /&gt;Anlamak için anlamsızlığın da bir anlamının olduğunu bilmek gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kavramsal sanatta gelinen nokta nedir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Işıklarda sürekli dur kalk yapmanın insanı yorması gibi burada da bir yorgunluk belirdi. Bilinenler yoğun biçimde konuşulduktan sonra benzerlikler ve yinelemelerle karşılaştı. Dur, kalklar coşkuyu azaltmaya başladı. Arada bir durup dinlenme ve yavaşlama da gerekiyor. Geniş ve düz yollara varmasını bilmeliyiz ki yeni herkes kendi dilediği bir hızı kazansın. Dağlara da elimiz ayağımızla tırmanmak da kendi içimizdeki bir hızdır. Sanatın boyutu her yöne doğru gidecek genişliktedir. Kavram karmaşası olmaması için tekdüzeliğe varacak denli daha öteye gidilmemeli. Kavramsal sanatta bu tür bir açmazın görünümleri belirdi. Çok mıncıklananınca cıvıklaşır, cıvıklaştırılır. “Yeni Vahşiler” ilgi çekince herkes oraya yönelmişti bir ara. Geriye bir kaç ad kaldı. Bu yolda atılımlar çok para var girişkenliğine dönüşünce içtenlik bozuldu. Kavramsal sanatta da böyle bir gereksiz yığılma oldu. Bozanların sayısı artmaya başladı. Kendini iyi sanatçıymış gibi göstermek isteyenler bilir bilmez işler yapmaya başladı. Mıncıklamalar arttı. Tekdüzeliğin olumsuzlukları can sıkmaya başladı. Her şey öyle kolay değil. Kavramsallık varlığını sürdürme çabası içinde kalacak. Başlangıçtaki hızı kesilmiş olarak elbette.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sanatın görevi nedir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İnsanı ve yaşamı güzelleştirmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Soyut ve somut sanatı birbirinden ayıran noktalar nelerdir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Somut sanat diye bir şey yoktur. Sanat soyut değerlerin egemenliğini kurmakla yaratıcılığa ulaşır. Soyutlanmanın varabileceği en son noktada sanatlaşır. Somut denilen görünümler yeterince somut bir noktaya varmamışsa sanatı unutmak gerek. El Greco’nun yaptıklarına ne derece soyut demek gerekiyor? Rembrandt’ın vitrindeki et artık konunun ve somut görünümün sanatın sorunu olmadığını vurgulamak içindi. Nesnelliğe yönelik sanat anlayışı insanların sanatı anlamasını kolaylaştıracağı yerde zorlaştırıyor. Sanatsal değerlerin eşit ölçüde olduğu iki resimden biri çiçek olunca sevilecek, inek pisliği oluca da iğrenilecek. O resimlerden birindeki sanat değerleri güme gidecek. Diğerindeki de çiçek olduğu için güme gidecek. Çünkü salt çiçek olduğu için bir resim sevilmez. Sanat diye değil, çiçek diye seviyor, inek pisliği diye iğreniliyor. Bu anlayışın ağır bedelleri de ödenmiş olacak. Her şeyden önce somut değerlerin oluşturduğu değerlerle sanatın var edildiğini daha açıkça öne çıkaran nesnelerden uzaklaştırılmış çalışmalardır. Olmayan somutluğu insanlara sunmanın yararı da yok.&lt;br /&gt;Elbette nesnel öğelerin sanatsal anlatımla kendi işlevselliğini değişikliğe uğratan resimler yapılacaktır. Orada karşılaşılan soyutlamaların yarattığı değişimlerin açıklanması, anlaşılmayı kolaylaştırabilir. Sanatın ele aldığı ve çözmeye çalıştığı sorun bu değil. O soyutlamayla çözümünü yapıyor. Bizler o çözümü anlamakta zorlanıyoruz. Soyutlamanın içinde nesnellik arayarak anladığımız kanısına varıyoruz. Nesnelliği görmek soyutu somutlaştırmaya çalışmak anlamına gelir ki bu noktada sanatı unutun. Nesneler değil sanatın kendisi önemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Somut sanatın olduğunu söyleyenlere ne demeli?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sanatın ve sanatçının adı kullanmadan bu soru sorulsaydı daha doğru olurdu. Somut sanattan söz etmek somuta yönelik bir anlayışı belirtmek için değil, bilinen nesnelerin soyuta nasıl gittiğini açıklama sınırında kalmalı. Bir bakıma anlatım kolaylığını sağlayacak bir dil için gerekli olabilir. Somut sanat yapma tasasıyla sanat yaptığını sanalar lokantacılık, fırıncılık yapsalar daha iyi. Manavlık onlar için yüksekte bir düzey sayılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Somut sanat diye bir şey neden söz ediliyor?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sanattan anlamayanları aldatarak kolay yoldan çok para kazanmak için. Kimileri de bilmediği konuda bilgiçlik taslamak için...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sanat neden soyuttur?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Duygular ve ham sezilerimiz belirgin olmadığı için. İnsan duyguları geliştikçe hamlıktan kurtulur, daha çok soyutlaşma gereksinimi duyar. Somutlaştıkça erinçsizlik büyür. Yaratıcılık da olmaz. Yunus Emre’nin dediği gibi her insanda kendinden içeri bir ben daha var. Bundan daha iyi bir soyutluk olabilir mi? Kendi gerçeğimizin özünü sakladığımız bu benlik gerçek değerimizin ancak duygularla sezilebildiği bir yerde duruyor. Anlaşılır olmasını istesek de bir türlü anlaşılır kılamadığımız duygularımızı anlatmaya somut söylemler işlenmemiş hamlıkta kalıyor. Somutluk bir kaya gibidir. O taşa Michelangelo ve Roden gibi kendi tinimizden can katarak onu taşlıktan kurtaramazsak ancak kayalar gibi sert ve dönüşümsüz kala kalırız. Zaman içerisinde taşlara bölünürüz. O taşlar da ne zaman kimin kafasını yarar, bilinmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sanatçı nasıl olunur?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Elbette insanı oraya iten, patlamaya neden olan zorlayıcı bir güç çok çalışma gereklerini yerine getirmemizi ister. Gerçekten de olağanüstü bir güçle çalışmak gerekiyor. Tüm bu çalışmaların sonucunda sanatçı olunamayacağını da göze alarak sanata ve sanatçılığa soyunmalı. Başarı ve başarısızlığın ağırlığına katlanmak göze alınmadıkça sanata adım atılamaz; sanatçı olunmaz. Başarmanın yolu başarısızlıklarla cebelleşmekten geçer. Üstesinden gelemeyeceğini de göz önüne alabilirsen sanat için gerçek anlamda büyük bir uğraş verilmiş olur. Sunu başarısızlık da olsa en azından kendin olmayı başarırsın.&lt;br /&gt;“Ben çocukluğumdan beri resim yaparım. Sanata karşı o zamandan beri ilgi duyarım...” demekle bir yere varılmaz. Bedeninin her yanı içimizdeki akıcılığı kokusuz bir tere dönüştürmedikçe bu sözlerle hiç bir yere varılmaz. Sanatı başarma ediminde o sözleri söylemeyi düşünemezsiniz bile. O anlarda insan kendine bile yabancı kalıyor. Her adımda neredeyse “Ben bu muyum?” sorusuyla karşılaşıyor. Boş şeylere ve sözlere zaman bulamazsın. Her soru başka bir soruya doğru çekip götürüyor. Müzik dinlemek istemişsindir, bir tek ezgiyi anımsayamazsın. Çay, kahve içmek istersin çalışırken. Soğuyalı saatler olmuştur. Kendinize geldiğinizde ilk soracağınız soru şudur: “Ben neredeyim? Kimim? Yaşıyor muyum?”&lt;br /&gt;“Yolda giderken ayağıma biri bastı. Ayağımdaki ayakkabı çıktı ve ters döndü. Öyle bir duruşu vardı ki, beni çok duygulandırdı. Ben de çok duygulu olduğumu anladım ve sanatçı olmaya karar verdim.” demekle de sanatla bağlantı kurulamaz. Zamanı bu ve buna benzer düşüncelere verenler sanatın ne olduğunu hiç bilmiyorlar demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Büyük sanatçı kimdir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Sanatta evrim sürecindeki hızı değiştirerek evrensel boyutta yepyeni bir aşama yaratan sanatçıdır. Yaratılan aşamadan sonra dünya sanatı yepyeni bir evrensel çizgide yol alırken diğer sanatçılara geniş olanaklar ve yaratıcık yolları da açılmış olur. En büyük örnek: Leonardo ve Picasso’dur. Son dönemin bu alandaki büyük sanatçısı Joseph Beuys’tur. Her üç sanatçı da kendilerinden sonraki sanata sıçrama tahtasını oluşturmuşlardır. Bir sıkıntı söz konusu olduğunda onlara yeniden başvurma gereğini duyarız. İzlenimciliği yaratanların her biri birer sanat kahramanıdırlar. Büyüklükleri yadsınamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Usta yâda büyük usta demek ne anlama geliyor?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Bir bakıma sanatçılar için kullanılmaması gereken söylemler bunlar. Marangoz, terzi, muslukçu, yapı yapma gibi bir meslekte çok ileri olmayı niteler bu sözler. Sanırım sözcük ve anlatım kısırlığıyla sanatçı için de kullanmaktan başka bir sözcük bulunamamasının sorunları yaşanıyor, demek oluyor. Ne denilmek istendiğini anlamaya çalışarak bir açıklama getirmekte yarar var. Çünkü zaman, zaman bu tür tanıtımlar beynimize tünüyor. Çift sarılı yumurta derken cılk yumurta çıkabiliyor.&lt;br /&gt;Sanatta ayakları en sağlam yere basan, sanatın içinde bulunduğu çağdaşlığa yeni boyutlar katacak, en üst düzede başarı gösterebilmektir. Ölçü en üst düzeyde olmayı yakalamış olmaktır. Gelecekte de değerinden hiç bir şey yitirmeyen, sanatta örnek gösterilecek niteliğe erebilmektir. Sanatın içinde özgün bir yapının oluşturulmasıdır. Kasabanın en iyi öttüren zurnacısı olmak değildir sanattaki ustalık. Evrensel boyutlarda hiç bir zaman yitirilmeyecek bir yer edinmektir. Ayakkabıcılar içinde en iyi ayakkabıyı yapan ustayla ilgisi yok. Yapıtlarıyla vardığı sonuçların evrenselliğindeki yaratıcılık her yönüyle sanatın, yeni bir ya da bir kaç adım daha atmasına katkıda bulunanlara denilebilir denilecekse. “Büyük sanatçı” desek daha mı doğru olur? Her yapıt eş değerde olduktan sonra biz buna başka bir şey bulsak derim.&lt;br /&gt;Kimi yerlerde koyunun olmadığı yerde keçilere “Abdurrahman Çelebi” denilmesi gibi istenilen nitelikten uzak da olsa öne çıkmış bir kaç kişi için “Usta” diyenler var. Zurnacının yanına bir de davulcu alarak seslerini daha çok yükseltmekle olmayanı oldurduklarını sananları sanat yanına bile yaklaştırmaz. Beynimizi yiyen bu seslerden uzak durup kulak asmamak gerekiyor. Yoksa davulun her tokmağı beynimizde değdiği yeri çürütür. Sözü edilecek anlamda bir yeri olanın evrenselliğin içinde bir yer alması gerek. Kendi kendine gelin ve güvey olanlarla sanat gerdeğe girmez. Dar bir bölge, alan ya da ülkede cahilin cesaretli olması gibi ortaya çıkmaya çalışanlar da olabilir. Dikkat, paçayı kaptırmayın, kudurabilirsiniz!...&lt;br /&gt;Boyumuzu ölçüsünü aldıracağımız yer ve yerler belli. Eski deyimle endazesi bozuk olan yerlerdeki ölçülere bakarak altın almaya kalkarsanız altın kaplamalı bakırla dolandırılırsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Her yetenekli çalışmakla sanatçı olabilir mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Güldürmeyelim insanı! Olamaz!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Neden her yetenekli sanatçı olamaz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Yetenek başarının yüzde otuzudur, Yüzde yetmişi çalışmadır. Çok uğraşıp da bu yüzde yetmişe varamama olasılığı çok büyüktür. Öylesine koşulların bir araya gelmesi gerek ki birinin, bir sözcüğün eksikliği bile çok büyük bir engeldir. Bir an gelir o bir sözcük birden bire kendinizi sanatın tam ortasında görmenize neden olabilir. Esin dalgasına o an tutulur, bir daha da kendinizi kurtaramazsınız. Çoğu Godo’yu beklemeye dayanamaz, yarı yolda bırakır. Kimi da sanata giden yol yerine sanata gitmeyen yol ve yöntemlerle yanlış yerlerde dolaşır. Çıkmazlarda eriyip gider. Birçok yetenek böylece silinip yok oluyor. Elbette çok kötü. Her yeteneklinin sanatçı olabilmesi en güzeli...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yüzde yetmişi başarmak için ne yapılmalıdır?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Evrensel değerde yapıtlar ortaya çıkarılmalıdır. Uçmak için esin sayısını bilemediğimiz kanatları gerekli. O kanatlar yeterince olgunlaşmadan uçulmaz. Kaf Dağı’nı aşan ve kişiye özgü bir Zümrütanka...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İnsanı sanata iten güç nedir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Daha önce de belirtildiği gibi insan olabilmenin kendisidir. Hep o içimizdeki belirsizliklerin somutlaşmayan duyarlılıkların içindeki boşluklarda sürekli büyük dalgalanmalar yaşanır. Öyle bir noktaya gelinir ki o dalgalar duvarlarınıza vura, vura sizi bir boğuşmanın içine sürükler. En kötü şey anlatamamak ve anlaşılamamaktır. Toplum içinde bir yer edinmenizin temeli buradadır. Her insan buradan bir şeyler bulup çıkarır. Kendini düzlüğe çıkarmanın erinçliğini yaşar. Bir türlü erinçleşemeyenler düzlüğe çıkmaya çalıştıkça yeni engebelerle karşılaşır. Onlardaki bu büyük eksiklik duygusu tamamlanmadıkça azalmaz. Her varış yeni bir insandır ve daha da insan olmaya giden yeni bir başlangıca ulaşır. Her engebeyi aştıktan sonra yeni bir engebenin düzlüğe çıkacağını düşündüren erinçsizlikler itici güçtür.&lt;br /&gt;Sanata başlangıcın en belirgin noktası nedir?&lt;br /&gt;Siyah beyazdır.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bitişin en belirgin noktası nedir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Yanıt: Siyah beyazdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyah beyaza indirgenen başlangıç ve bir kolaylık mı yoksa zorluk mu?&lt;br /&gt;En zor yanını oluşturuyor. Sorun, hem ikisinin arasındaki alanı doldurmakta ve hem de boşaltmakta yatıyor. Var etmek ve yok etmek arasındaki en çetin yolculuğa çıkış denilebilir. Düşen düşer, düşmeyenler bizimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçılar arasında sorunlar var mı?&lt;br /&gt;Var!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden sanatçıların kendi aralarında sorunlar var?&lt;br /&gt;Umarım şu şarkıcı ve türkücü ve mankenler değildir söz konusu olan. Eski deyimle icracı olan, şimdiki anlamıyla da şarkı türkü çığıranların kendi kendilerini sanatçı diye tanımlamış olsalar da sanatla ilgileri yok. Kim nasıl nitelerse nitelesin sanat adına onlardan konuşmayalım. Sanattan anlamayanlara karşı yutturmacalar her dönemde vardır. Yersen!... Onlar yer kapma yarışıyla geçimlerini sağlıyor. Her türlü bayağılığa inmek isteyenlere şaşmamalı. Aralarında sanat ve sanatçılıkla ilişkilerinin olmadığını yüreklice söyleyerek kendini bilenler var. Övgüye değer...&lt;br /&gt;Gerçek bir sanat dünyasından söz edildiğinde onlar arasında da sorunların olmaması için bir neden yok. Buradaki sorunlar en sonunda Sezar’ın hakkını Sezar’a vermekle biter. Bir sanatçı baştan aşağı kendisiyle yarış içindedir. Sanat onu sürekli bir yarışın içinde görmek istiyor. Sürekli bir iç baskı var. Sanatçı da kendini aşma çılgınlıklarına varacak biçimde neredeyse gözü dünyayı görmez. Bir bakıyorsunuz her şeyle yarışa girmişçesine bir yoğunluğun içine girmiştir. Bu kaptırmacada önüne çıkan başka sanatçılar da bu yarışmadan payını alıyor. Oysa yarış ona ya da onlara karşı değil. Kendi içindeki yarış dışa yansıyor. Diğer sanatçılarla da birbirleriyle yarışıyormuş gibi görünüyor. Karşısındakini gücünün ne anlama geldiğini sezinliyor ve onu geçerek daha da güçlü olacağı duygusuna kapılabilenler oluyor. Bu da sanat konusunda beli tartışmaları ve çekişmelere neden oluyor doğal olarak. Sonuçta sanatla barışık bir varsıllık çıkıyor, ortaya. Hangisinden yana olursan ol, bir şey yitirilmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçılar birbirini neden kıskanır?&lt;br /&gt;Gerçek sanatçılar kıskanmaz, destekler. Sanat insanın kendisini tüm duygularıyla en üst düzeyde bir yere ulaştırabilmişse bunun diğer insanlarda da yansımasını ister. Her insan erinçliğe ve mutluluğa büyük kapılar açmak ister ki toplumda karşılıklı anlayışın en güzel örneklerini yaşasın. Bu kapılar açabilirse toplum ve insan, güzelleşir; yücelir.&lt;br /&gt;Geçmişte ünlü sanatçılar arasında buna benzer olaylar yaşanmadı mı?&lt;br /&gt;Yaşandı. Sanatçının insan olduğunu ve onun da insan olmanın yanlışlarının olacağını unutmamalıyız. İnsan olmanın yanlışlarını taşımayanlar sanatçı da olamaz. Yanlış ve doğrularıyla onlar bize birer sanatsal anlatımla geri döner. Geçmişteki ya da yakın zamanın sanatını hiç bir zaman yinelemediğimize göre sanatçıların kıskançlık nedeniyle yapmış oldukları yanlışların da artık yinelenmemesi gerekiyor.&lt;br /&gt;Düşen bir uçağın neden düştüğünü anlamak için uçakların kara kutuları var. Onunla kazaların nedeni anlaşılmaya çalışılıyor ki bir daha aynı nedenle bir düşme olmasın. Böylece günümüzde her türlü eksik ve yanlışları düzeltilerek uçuşlar en güvenli duruma getiriliyor. Uçmak insanoğlunun en coşkulu edimlerinden biridir. Sanat her koşulda her coşkunun en ileri noktasıdır. Bunları yaşarken de geçmişin yanlışları düzeltilmelidir.&lt;br /&gt;Gerçek sanatçının kıskanmayıp desteklemesi gerektiğini bugünkü varılan nokta belirliyor. Sanatçı yapılan yanlışlardan yeterince ders almış durumda olmalı. Almamışsa elbette onun gerçek sanatçı olup olmadığı tartışılır. Sanatçının kara kutulara gereksinimi yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Van Gogh’la Cezzanne arasında geçende ne derece kıskançlık vardı?&lt;br /&gt;Sanat dünyasının geçmişinde yaşanan en büyük acıların başında yer alır her ikisinin karşılaşmasının ardında kalanlar. Sorunu kıskançlığa bağlamanın çok ötelerinde bir sanatçının içine düştüğü böylesi acılı günlük yaşamın açmazlarından çok büyük ve öldürücü bir niteliktik taşımasıdır. Bir sanatçıya yaşatılan en küçük acının başkalarının yaşayacağı acılara göre değerlendirildiğinde bir gölle denizin büyüklük oranı gibidir. Bu nedenle Van Gogh yaşam koşullarının da getirdiği dayanılmaz ağırlığın ardından Cezanne’ın “Bayım, siz vahşiler gibi resim yapıyorsunuz!...” sözü Van Gogh’un tüm yaşam dallarını koparmaya yetti. Ayakta zor durmaya başladı. Bir tek inadı kalmıştı geriye. Kardeşi Teo’ya yazdığı mektuplarda bu acıların ne derece dayanılmaz olduğu da görülür. Dayanma gücüne bağlı inadı olmasaydı ölümü daha da öne kayardı. Çok da uzağa gidemedi de. Bir süre daha dayandı yaşama. Bilindiği gibi son resmini yaptığı yerde yaşamına kıydı. Cezanne o an en azından anlayamadığını söyleyebilirdi. Gerçekten de anlayamamıştı. Anlayamadığını bir başka dille söyleyince o dil zehirli bir oka dönüşmüştü. İstenmeyen bir çatışmadan alınacak gerçek anlamda büyük dersler var. Yinelemeyelim...&lt;br /&gt;Kıskançlık diye değerlendirsek her yol Van Gogh gibi bir sanatçının ölüme gidişini kısaltıyor. Kiminin direnci daha da güçlenebilir. En iyisi kumar oynamamak. Eğer bugün de bu ve buna benzer bir tavır takınan sanatçı varsa gitsin savaşlara katılsın. Sanatı bıraksın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçıların özel yaşamında da bilinenin dışına çıkmaların olduğu ne derece doğru?&lt;br /&gt;En sivri örnekleri Van Gogh, Gauguin ve Toulouse-Lautrec’in yaşam biçimleri ve davranışlarındaki sıradan dışılıklardır. Van Gogh, yaşaması için kendine zor para bulurken gebe kalan bir fahişeyi evinde korumaya alıyor. Gerekirse kadınla evleneceğini ve çocuğun babasız doğmamasına yardımcı olacağını da belirtiyor. Ne yazık ki kadın Van Gogh’un yaşam biçimine, düşünce yapısına ayak uyduramıyor, çekip gidiyor. İnsana ve yaşama böylesine özveriyle yanan bir sanatçı anlaşılmazların ve yalnızlıkların insanı olmakla baş başa bırakılıyor. Bir sanatçının acıları duyumsamasıyla her günkü yaşamın arkasından gidenlerinkiyle bir olmuyor. Başkalarını bin acı bile etkilemezken Van Gogh’a milyonda birin çeyreği olan acı yetebiliyor. Günlük yaşam biçimine uyum sağlayacak yüzeyselliği yok. Gauguin uygarlığın her türlü olanaklarını bırakıp Taitili yerlilerle yaşıyor. Oysa bankacılık gibi iyi bir işi de vardı. Toulouse-Lautrec fahişelerin içindeki ortamda yaşıyor. Varlıklı bir ailesi varken hepsini bırakıp o kadınlara daha yakın olmayı yeğliyor. O günkü koşullarda çocukluğundan kalan sakat ayağı nedeniyle alaya alınmadığı tek ortamdı. Ayağının sakatlığı bir cüzamlının duyduğu acıya denk gelecek ölçüde olmalı ki o da cüzamlıların bir arada yaşaması gibi buna benzer acı çeken bir toplumun öyle bir kesimiyle bir arada yaşamayı yeğliyor. Toplumun ne denli hasta olduğunun kanıtları tüm bu yaşam biçimini sürdürmeye kalkışmakta yatıyor. Keşke Van Gogh gibi her insan her olumsuzluğu olumluluğa dönüştürecek güçte olsa. Elbette kimi zaman dayanılmaz acılara da katlanmak gerekiyor. Kimileri için katlanılmaz da olabiliyor. Bu nedenle nereye dek katlanılacağını bilmekte yarar var. En zoru da bu. Duygular sınır tanımadığı için sanat ve sanatçı hiç bir yerde durmasını bilmiyor.&lt;br /&gt;Günümüzde çok büyük iki dünya savaşı yaşandıktan sonra da savaşlar bitmedi. İnsanlar hasta bir yapıyı oluşturan topluluklarda yaşamayı sürdürüyor. Sanatçı bunu en kısa yoldan en etkili bir biçimde seziyor. Kendi içinde yaşıyor. Bu nedenle savaşa katılmak zorunda olanlar varsa da savaştan yana olan hiç bir sanatçı yoktur. Ne zaman savaşılmasını da en iyi bilen sanatçıdır. Kimi zaman kendini de büyük bir özverinin içinde görerek başkalarının yapmayacağını bile, bile yapabiliyor, sanatçılar. Nice yapılmaması gereken iyilik ve yardımları karşılıksız yapmaktan kaçınmıyor.&lt;br /&gt;Beyninin sağ yanını kullanmak ona daha çok erinçler veriyor. Sol yanını kullansa ve birçok şeyin boşa gideceğini bilse de insana insan gibi yaklaşımda bulunmaktan kaçınmayanların sayısı çok. Sanatçı olarak çok büyüktür, bir bakarsınız çok küçük şeyler karşısında diz çöker. Şaşırırsınız. Çünkü sizin çok küçük dediğiniz şeyin sanatçı için neden çok büyük ve diz çökülecek bir değer olduğunu ancak o anlayabiliyor. Bir çocuk karşısında diz çökmesini bilenler sanatçılardır. Söz konusu olan insan ve insan sevgisidir. Sevgiler büyütülmek ve önünde diz çökülmek içindir. Yoksa nasıl koruyabilirsiniz güzellikleri, sevgileri, aşkları ve insanı? Sanatçı kimi zaman bizlerin şaşkınlığına neden olacak küçüklüğü gösterirken bu onun altındaki büyüklüğü yaratan bizim göremediğimiz bir tutarlılıktır. Onu bizim eğilmeyeceğimizin karşısında eğilir görünce: “Vay be gözümüzde büyüttüğümüz insan bu mu?” dersiniz. Oysa siz onu hiç bir zaman büyütmek istemeyip küçültmek istemişsinizdir. Onu da bir fırsat bilirsiniz. Eğer neden öyle yapıldığını sorabiliyorsanız, siz büyüksünüz. Belki de sanatçıyı anlamaya çalışacak küçüklüktesiniz... Çoğu sanatçı yıllar sonra anlaşılacak tutarlılığının acısını hak etmediği bir biçimde çekmek zorunda kalır. Yedikleri darbelerle de her şeyden elini eteğini de çekenler var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan niçin sanata bu denli önem veriyor?&lt;br /&gt;Köpeklerin gözüne baktığımızda neleri yitirdiğimizi anlayanlarımız olduğu için. Anlamayanlar anlamasalar da onun yarattığı sorunları anlamadan yaşıyor. Yok olmanın boşluğunu doldurup anlamlandırmak için sürekli arayışlardayız. Var oluş başlar başlamaz yok oluşun korkuları da başlamış oluyor. Bir çocuğun yaşam deneyimi hiç yok denilecek denli azken taşıdığı canı nasıl korumak istediğine ve korkularına bakarak da insanın ve canlının ne anlama geldiğini kavrayabilir, onun büyüklüğüne saygıyla eğiliriz. Bunu bilen ve anlayanlar hiç kimseyi incitmek ve öldürmek istemez. Yaşamla ölüm arasında bu denli gerçek anlamda çok büyük bir boşluk oluşuyor. Geldi ve gidecek. Zamanı da belli değil. Yarın ve yarından da yakın olabilir. Öyleyse niçin yaşıyor? Var ve varlığının yansılamalarını kanıtlarsa yaşam anlam kazanarak büyük bir boşluğa en etkin yanıtı veriyor. Var olmanın güzelliğini kendindeki güzelliklerle de süslemek istiyor. Kendimizce en değerli işlevselliği güzelleştireme duygusu sağlıyor. Ne denli güzellik, o denli büyük insanlık. Yok oluşa bir perde çekiyor, bir duvar örüyor. Ölümden sonra da var oluşla buluşuyor. Daha ne olsun ki? Ötelerin de ötesi bu işte.&lt;br /&gt;Bir sanatçı hiç kimsenin veremeyeceği özverileri vermeye kalkacak güzellikte dilini bulunca sanata önem vermek de insana ve yaşama daha yakın olma duygusuyla erinçleşiyor. Yaşam güzelleşiyor; kendisi güzelleşiyor. Kim böyle olmak istemez ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatın insan üzerinde neden bu denli büyük etkisi var?&lt;br /&gt;İnsan bundan daha öteye kendi büyüklüğünün gerçek değerleriyle karşılaşamaz. Hep bir şeyler olduğumuzun gizli bir gücünü duyumsarız. Biz bir şeyiz ama ne? Onu olmak isteriz. Yanıtını arar dururuz. Benliğimiz, benliğimiz, benliğimiz; korkularımız, korkularımız, korkularımız; ölüm, ölüm ve kaçınılmaz ölüm... Senliğimiz, benliğimizin yok olduğu nokta. Bulamayız bir türlü çözümünü. Ararken de kendimizi soygunlar yapan, insan öldüren acımasız bir duruma da düşürebiliriz. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olabiliriz. Öyle ortalara çıkıp da kendisi için yavşak ağızlarla “Ben sanatçı olmadan şöyleydi; sanatçı olduktan sonra da böyleydi...” cıvıklığıyla sanatın üstümüzde yarattığı gerçek etkiyi anlatmaya kalkanlar içlerindeki bozulmayı ayna gibi ta dibine dek gösterme başarısını tam onikiden vurarak gösteriyor. Her şey bu denli kolay ve yoz değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçıyla deli arasında benzerlikler var mıdır?&lt;br /&gt;Her ikisinin de yaptığı başlangıçta anlaşılmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçıyla deli arasındaki ayırım nedir?&lt;br /&gt;Delinin yaptıkları tutarsızıdır. Sanatçınınki tutarlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat nerede başlar?&lt;br /&gt;Elde edilen tüm bilgilerden sonra nereden geldiğini bilemediğimiz duyumsamalarla sarsıntıya neden olan erinçsizliklerin içimizde yarattığı eksikliklerin tamamlanmasını istediğimiz zamanın bir yerinde yaşamı anlamlandırmak istediğimiz, güzelleştirmeye adım attığımız anda başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat nereden yapılır?&lt;br /&gt;Her şeyin kafa ve yürekten öteye çok büyük bir hıza eriştiği anda neremizin kaşındığını bilmediğimiz bir yerden yapılır. Biz beyin ve yürek dediğimiz iki gücün birleşmesiyle sanat yapamayız. Kafada, iki kere iki dört eder. Yürek de bu buluşu coşkuyla alkışlar. Gerisi yok. Gerisi yoktan sonra yeni bir devre ve evreye bağlanıyor: SANAT. Beyin ve yürek devre dışı kalmadıkça sanata giriş yapılamaz. Nasıl oluyor, sorusuna takılıp boşuna yanıt aranmamalı. Gerisinden sonrası varsa siz sanatın içindesiniz. Yoksa ömür boyu o soruyu sorarsınız. Sorulmasının bir zararı yok. Zaman yitimi, kafa yorgunluğu... İnsan elbette yaşam boyu ek bir şeyler yapmak ister. Kimi sanat yapar; kimi soru sorar, yanıt arar. Akıllı düşününceye dek deli de dereyi geçer.&lt;br /&gt;Yürek ve kafayla ancak belli yerler ve yurtlar edinebiliriz. Bilinmeyenlere yolculukta kafa ölçer biçer, erimi belirler. Yürek de “Buralardan sıkıldım!... derse yola çıkarlar. Başlarına bir iş gelmesini hiç istemezler. Sanat oralarda dolaşmaz. Başına ne gelip gelmeyeceğiyle hiç ilgilenmez. Atar kendini bilinmezliklerin içine. Yeri yurdu belli olmayan boşluklarda kanat çırpar; taşa çarpar, duvara çarpar, dağa çarpar... Kolu, kanadı kırılır yine uçar. Mantığı yok çünkü. Yürekle kafayı birleştirdiğimizde ortaya süslü bir nesne çıkar. Yürek kafaya dekor oluşturur. Öyle olmasaydı aşklar bitmezdi. Sanatla aşkı ayıran nokta da budur. Seviler(aşk) biter; yeniden başlar. Sanat bir başladı mı, bitmez. Sanatı nesneye dönüşecek hiç bir şeyi barındırmaz. Sevi gibi bir duygu değil. Nerede bulunduğu belli olan yerler sanatın uğrak yeri değildir. Bisikleti sürerken, nasıl sürdüğünüzü düşünmek istediğinizde düşebilirsiniz. Düşünmeye ve bilinen duygulara zaman kalmadan sanat, kendini oluşturan özgün belisizliklerine ulaşır. Bir dağı hiç sorgulayıp süslemeden başka bir anlama sokabilir. Taşı eritir Leonardo gibi; eriyiği katılaştırır Michelangelo gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat yaparken kafa ve yüreği çıkardığımızda geriye ne kalıyor?&lt;br /&gt;Elle tutulur gözle görülür hiç bir şey kalmıyor. İki boyutluluk siliniyor. Sanatın bizleri edime zorladığı nokta buradan başlıyor. Devreye sanat giriyor. Kafa ve yürek herkeste var. Sanat yapmaya yetseydi herkes sanat yapardı. Kafamız ve yüreğimizle ortaya çıkan sonucu değerlendirebiliriz. Elle tutulur gözle görülür, sözle söylenirlik ortaya çıkarılır. Her şey olup bittikten sonra kafa ve yürek devreye girebiliyor. Ortaya çıkan sonucu sanata ilişkin elde edilmiş bilgi ve deneyimlerle eleştirirsin. Sanatsal çizginin neresinde olup olmadığını saptamaya çalışırsın. Beğenirsin, hoşlanırsın, seversin ya da tam karşıtı...&lt;br /&gt;Sanat serüveninde kendini sanatçı diye gösteren, gösterilmesine çalışan çok kişi var ama sanatın kalburunda elendikten sonra geriye çok az taş kalır. Sanatın eleği deyince her deliğin dev delikler olduğu unutulmamalı. Dağı elesen alta düşer. O deliklerden aşağı düşmeyecek büyüklükte olanlar da küçücük elekler kullanarak sanatçı kimliği almak isteyebilir. Sanatın kendisi ne derse sanat ve sanatçı odur. O elekten elenip alta düştükten sonra ele eleyebildiğince. Sanattır yüreği çırpıntıya sokan; yürek sanatı değil. Bizi bir yerlere alıp götüren duygular tüm bedenimizde etkin devinimlere neden olur. Yürek de bunlardan biridir.&lt;br /&gt;Sanat duyarlılığı, birdenbire bir çığlığı nereden attığımızı bilmediğimiz bir yer. Bizi bir güzellik karşında hiç bir şey düşünemeyecek duruma getiren belirsizliğimiz. Bir yok oluş bir yitimdir bir an. Belli ki yıldız kayar gibi bir an karanlıkta parlak bir çizgi ve ardından yine karanlık... Ne olup bittiğini anlamak istediğinizde anlayamazsınız. Bir şeyler sürekli her yerinizi çalkalar. Sarsıntıların yeri belli değildir. O an size her şey olabilir. Derin bir üzüntü ve bunalım gibi, bedeninizin her hücresinde duyumsadığınız aşırı bir coşku... Yüreğimizi çok büyük bir çırpıntı ve sıkıntıya sokup duyguları da içine alarak allak bullak eden gücümüz. Sevinç gözyaşlarımızın gerçek ağlamaktan daha başka olması. Çok büyük bir umarsızlığa düştüğümüzde neler düşündüğümüzü ve anlamların bilmediğimiz başka anlamlara dönüşmesine anlam veremediğimiz anların bilinmez sıkıntılarıdır.&lt;br /&gt;Biri yüreği ve kafasıyla sanat yaptığını söylüyorsa orada sanat adına sözden başka hiç bir şey yok demektir. Orada gerçekten sanat varsa kafa ve yürekten yapılmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugüne dek böyle sanat yaptığını ve öğrettiğini söyleyenler için ne demeli?&lt;br /&gt;Kasaplık manavlık ve özellikle fırıncılık yapsınlar daha iyi demeli. Onlar hiçbir zaman ne sanat yaptılar; ne de sanat öğrettiler. Suyu bulandırıp havayı puslandırdılar. Kurt oldular. Bizler de koyunsak, telef edecekler. Suyun nasıl arındırıldığını bilemeyişleri onları bir yanılgıya düşürüyor. Bizim de onların bulandırdığı sularda yüzüyorsak onların oltalarına takılan balık olma yazgısından kurtulamayız.&lt;br /&gt;Bir insan bir anda hiç bir şey düşünüp tasarlamadan çılgınlar gibi sesler çıkarabilir, boya ve fırçalara saldırarak neyi nasıl yaptığına zaman bulamadan bir yapıtı oluşturabilir, oluşturmalıdır da. Van Gogh’un çalışma anında birden bire boyaları yediğini düşünün. Hangi kafa ve yürek bunu bize yaptırabilir. Yaptığının dıştan görünüşü yetmiyor. Kendini de sanata dönüştürmek ya da içi ve dışıyla sanat olduğunu duyumsadığı anla bütünleşmek istiyor. Mantık dışı bir zorlama başlıyor. Hallacı Mansur’un söylencesindeki “Enel hak!...” dediği nokta. Sanat dürtüsü sizi öyle bir duruma getirir ki hiç bir şey düşünmeye zamanınız olmaz. Neyin nereden geldiğini nereye gittiğinizin de ayırımına varamazsınız. Yürek ve kafayla yapıldığını söyleyenlerin böylesi anları yaşayamadıkları anlaşılıyor. Sanat yapmayı soğan soymak gibi bir şey sanıyorlar. Soyarken gözlerinin yaşarmasını duygularının etkisiyle olduğunu sanacak denli sanattan uzak... Çözümü böyle düşündükleri zaman sonucu sanatı başardıklarını sanıyorlar; bizlere beğeni kirliliklerini sokuşturuyorlar; beğenisizliği beğeni diye yutturmaya kalkışıyorlar. Sanat yutmaz, yutmasına da, biz yuttuk mu?&lt;br /&gt;Sanatı değil kendilerini ve balıkları aldatıyorlar. Sanatı aldatmanın olanağı yok çünkü. Sirkteki palyaço bu çizgiyi çok zaman aşarak kendiliğindenliğe engel olamayacak denli sanata yaklaşabiliyor. Bir an içimizden geldiği gibi hiç bir şey düşünmediğimiz noktaya gelemedikten sonra ne denilebilir ki? Bu tür savlarla sanatı bırakalım palyaço da olunamaz. Sanatı kafa ve yüreğe bıraktığımızda onun istediği güzellik tinsellikten bedene dönüşerek anlamsızlaşıyor. Sanat denilince ille de elde bir şeyin olması gerekmiyor. Elle tutulmazlığındadır coşkuluk.&lt;br /&gt;Sanata başlarken tüm bildiklerimizi unutmak gerek; başka bir çözüm yok. Tüm bilmediklerimizle de bitirmeliyiz. İşimiz kafa ve yüreğe kalsa iki boyutluluktan kurtulamayız. Sanat üçüncü boyut dediğimiz derinlik boyutunun içinde barındırır yeniden her boyutu. Oradan kaç boyut daha ileriye gider, bilemeyiz. Bilmemiz gereken şey, gittiğidir.&lt;br /&gt;Bu nedenle de sanatçıya kendi yaptığını anlatmak hiç de hoş gelmez. Eğer o an anlatabilecek bir derinliği yakalamış olsa hiç anlatamaz. Yaptığı anda anlaşılmaz acıların bir daha yaşamasına neden olur. Onu o an yeni bir çalışma için kendisiyle baş başa bırakmak gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçıya karşı yaklaşım ne olmalıdır?&lt;br /&gt;Siz onu anlayacaksınız; onun sizi anlamasını beklemeyin. O anlaması gerekeni hiç sektirmeden sezgileriyle anlıyor nasılsa. Sanatı ve sanatçıyı aşağı çekmeye çalışmayın. Siz de yükseğe çıkmaya çalışın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanı anlamayan ve çok kaba davranan sanatçılar da var?&lt;br /&gt;Eğer o gerçek bir sanatçıysa o an o insanı anladığı ve ona kaba davranılması gerektiği için kaba davranmıştır. Adamına göre dil kullanmıştır. Herkes iyilikten anlamıyor. Sanatçı da yaşamın ve insanın içinde bir yerdedir. O da insan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçıyı tanımlarken duyarlı ve yumuşak bir yapısı olduğu anlayışlı ve karşısındakini herkesten daha iyi anlar diye düşünmek gerekmiyor mu?&lt;br /&gt;Sanatçılarla insanlar arasındaki en büyük anlaşmazlık buradan kaynaklanıyor. Onun bir kalıba sokulması demek özgürlüğüne kısıtlama getirmek demektir. Birçok kişi kendi saçmalıklarına anlayış gösterecek biri olarak sanatçıya yakınlık duyuyorsa çok yazık. Bir sanatçının içinizdeki her türlü olumsuzluğu da anlayacağını düşünün ayrıca. Kendinizi ona yakın duyuyorsanız onunla özdeşleşmeye çalışın. O sizi anlar ve kendinden bir parçaya nasıl zarar gelmesini istemiyorsa sizin için de öyle düşünür. İşin gerçek boyutuna bakılacak olursa bir sanatçı her an tüm insanlık için o duyguların sorumluluğunu taşımaktadır. Öyle olmasa sanat yapamaz açıkçası. Sorumluluk duygusu bireyleri aşıyor. Tek boyutlu düşünülmemeli. Kimin yararına kimin zararına olacağı belli olmaz. Sanatçı her olumsuzluğa katlanmak zorunda bırakıldığında onun zararına olur. O da bunlara anlayışlılık, sanatçılık adına katlanmak zorunda bırakılmamalı. Ona kötülük yapılmış olur. Sanatçı tinsel ve bedensel bir hastabakıcı değildir. Onun yapıtlarıdır bizi ve onu erinçleştiren. Önünü kesmeyelim. Biz ona bu bağlamda yardımcı olup olanaklarını arttırabilirsek bizimle birlikte tüm insanlığın çok daha yararına olur. Sözünü ettiklerim gerçek sanatçıları kapsıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçıyı anlamak ne demektir?&lt;br /&gt;Onun yapıtlarıyla birlikte olduğu gibi anlamaya çalışmak demektir. Yapıtlarıyla, o sanatçının insanlığa katkısının büyüklüğüyle sanatçının ne derece büyük olduğunu anlamak yeter. Onu kendinize uyarlamaya çalıştıkça hem bizlerde hem de sanatçıda düşüşler başlar. Çok açık bir örnek verilecek olursa, ondan çok satılabilecek yapıtlar istemek bunlardan biridir. Ağır sorunlarla boğuşan zor koşullarda yaşayan sanatçıyı sanatından ödün vermesiyle bu durumdan kurtulacağına inandırmanın hiç kimseye yararı yoktur. Kişiliğinden özel ilişkilerde de ödün beklemek bir evi çatısını sökmeye benzer. O evin hiç kimseye yararı dokunmayacağı gibi, böyle bir sanatçının da artık ne kendine ne de başkasına yararı olmaz. Her gün yüreklere binlerce inen hançerin erinç yarattığı görülmemiştir. Sanatçı, bir ana gibi çocuğunu bir arabanın altından kurtarmak için kendini arabanın altına atabilecekken ondan gelecek kuşağın erincini yok edip tinsel ölümüne göz yumması beklenmemeli. Onun tek çocuğu yok. Tüm insanlık onun çocuklarıdır.&lt;br /&gt;Gerçek bir sanatçı niteliğiyle çok büyük işler başaran sanatçılardan biri de Rotko’dur. Poliakof soyutta ne derece şaşırtıcı olmuşsa Rotko da onun şaşırtıcılığı altında kalmayarak soyuta çok daha özgürlükçü bir tini sokmuştur. Öylesine özgür ve duyarlı renk yüzeyleri oluşmuş ki düzlemlikleri aşarak sonsuzlaştırılan renklerin her biri bir uzay parçası. Onunla çalışan galeriler Rotko’yu kendi para kazanma hırsının içine çekmeye çalıştı. Ondan süreklice aynı türden resim istediler. O tür resimler kolay ve pahalıya satılıyordu. Ederleri de sürekli yükseliyordu. Sonunda galerilerin aşırı istemlerine dayanamadı. Kendi bildiği anlamda özgürlüğünü yitirmişti. Gittikçe bunaldı ve canına tak etti. Özgürlükler ülkesi(?) denilen ülkenin para tutsağı oluşuna dayamamdı. O bu tutsaklığa baş kaldırdı. Canına salt bu nedenle kıydı.&lt;br /&gt;Malawich: soyutu bir siyah ve bir beyaz kareye indirgedi Sovyetlerde. Ondan bunu istemediler. O kendinden istenmeyeni yaptığı için dışlandı. O da canına kıydı.&lt;br /&gt;Chrico: Metafizik sanatın en önde gelenlerinden, Bizler onu hep öyle tanıdık öyle bildik. Bu akımın en önde gelen sanatçısı olduğu için resimleri çok satıldı. Müzeleri doldurdu. Oysa o bir metafizikçi değildi. Sanatla felsefenin bir ayrışımcılığını ele almıştı ve başarıyı yakaladı. Uzun bir süreden sonra kendisinin metafizikçi olmadığını ve artık bu anlamda çalışmalar yerine daha özgürce çalışmak istediğini belirtti. Herkes ona sırt çevirdi. Sonradan yaptıklarının yüzüne bakılmadı. Hiç kuşkumuz olmasın onların değeri biliniyor. Chrico da bunu bildiği için inadının gücünü kullandı. Neyse eceliyle öldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçı dünyaya, yaşama ve yöresine nereden bakar?&lt;br /&gt;Sanatçının kristalden bir kulesi vardır. Her şeye oradan bakar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatta başarının gizemi nedir?&lt;br /&gt;Yanıt: Başkaldırıdır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçılar naifliğin neresindedir?&lt;br /&gt;Tam ortasında kendilerinin girebileceği büyüklükte açıp girebildiği boşluğun derinliklerindedir. Tam ortasında olmak yetmiyor çünkü. Her yol oraya çıkıyor. Orada insanı yutacak bir boşluk olmazsa sanat kendini nereye sığdıracak. Sanatın ve sanatçının sığınma kovuğudur; ini, mağarasıdır naiflik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Naif özelliğiyle sanatçı kolay dolandırıl ılır, aldatılır anlamı çıkmıyor mu?&lt;br /&gt;Çok doğru. O başkası istemese de sever. Sevgisi gerçekten çok saf ve naiftir. O oranda da kırılgandır. Sevdiği tarafından sevilirse sevmelerin toplamını sunar. Sevgi gösterene yüreği açıktır. Kimin içten olup olmadığını bu aşamada düşünmez. Bir kelebeğin bir kaç gün de olsa uçabildiğince uçmasını ister. İnsan ve seviye doyulmayacağını bilir. Sanatçı o seviyi anlamayanlarca sanatçının en zayıf noktası olan bu naifliğini, saflığını kullanılarak aldatılabilir, dolandırılabilir ve ölümüne neden olabilir de. Çok büyük acılar verebilir. Sanatçı için bir içindeki sevginin büyüklüğü açısından bir yitiklik söz konusu değildir. Sanatçıyı aldattığını dolandırdığını sananların ilkelliğini yüceltip ilkeli bireyler anlamında uygarlaştırmaz. Acımasızlığı azdırır. Onlar kendi kendilerini aldatır. Çünkü karşılarında evrensel anlamda değerleri taşıyan, o değerleri ortaya koyan bir güç var. Sanatçıya kötülüğün en büyüğünü yapabilirsiniz. İhanetlerin en alçakçasını da. Onu sürüm, sürüm süründürecek durumlara da düşürebilirsiniz. Yıkımlara da uğratabiliriniz. Yaşamayı sevmeyi de zehir edebilirsiniz. Sevgisini, insanlığını, iyilikseverliğini kötüye kullanabilirsiniz. Sanatçı için bunda utanılacak hiç bir şey yoktur. O kimseye kendi adına ve çıkarına ne yalvarır ne de yardım etmeye zorlar. Her zor durum ve koşullarda onun da yardıma gereksinimi olur. Kendine yediremez, kimseden yardım isteyemez. Onun gerçek yıkımı duyunç acısı duyabileceği bir yanlışlığı yapmak. Başkasına istemediği zararları vermek onu yer bitirir. İşte o zaman o acı duyunç gerektiğinde sanatçıyı istemeden acılara soktuğu kişinin acılarını yok etmek için ayaklarına kapanması gerekiyorsa kapanır. Bugünkü dünyanın insanlık yitimine baktıkça sanatçılığa soyunmak pek de parlak görünmüyor. Bunun boşluğunu şarkıcılar, türkücüler, mankenler doldurur. Vur patlasın, çal oynasın; kadehler dolsun boşalsın!... Al sana sanat ve sanatçı... İnsanı sanattan uzaklaştırmak ve duyarsızlaştırmak için yeter de, artar bile!... Açılsın artık gözler...&lt;br /&gt;Gerçeğe bakıldığında dünyanın sanatçıların ayağına kapanacak duruma düştüğünü görürsünüz. Gerçeği anlayan ve gören kaç kişi?&lt;br /&gt;Diğer yandan sanatsız bir dünya mı istiyorsunuz? Çok kolay. Gidersiniz inşaatlara tutar birini getirisiniz...&lt;br /&gt;Sanattan ödün vermeden çalışan bir sanatçının yakaladığı o gücü kimse bilip anlayamaz. Vur patlasın; çal oynasına benzemiyor. Sanatın dışında elde edeceği hiç bir şeyde gözü yok noktasındadır; olmamalıdır. Bizlerden ayrılan en büyük özelliği budur. Sevileri ve insan ilişkileri de o duyarlılığın özverilerini taşır. O sevgisini, sevisini, elindekileri de insanlığın güzelliği mutluluğu için her zaman sanatıyla veriyor. İnsanların yapay mutluluğunu yaratan diğer nesnel varsıllıklarından uzaktır içinde yatan değerler. Herkesin gözü dört açılırken o gözlerini kapatıp bir kör olmayı başarabilendir. O en zor koşullarda bile nelerin koruma altında olması gerektiği bilincindedir. Çoğu zaman sanatçı siz istemeden verir. Değerlerin karşılıksız sunulmasının gerçek değerle bağdaştığını bilir. Sanat yaparak bu görevi sürekli yerine getirdiği için istenmeden verilmesi onun içinde her zaman yaşar. Kendi kendimizi sanatçıyı aldatmak adına aşağılayıp alçaklaştırarak aldatmayalım. Onun nesnel yitikleri, içindeki insan onurunun, sevgisinin, güzelliğinin varsıllığıyla oranlanamaz. Sanatçı nerede durduğunu bilir. Önemli sorun, bizim nerede duramadığımızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat ve insan bağlamında sanatın konumu nedir?&lt;br /&gt;Yanıt: Buna en iyi yanıtı Giacometti veriyor. Ona soruyorlar:&lt;br /&gt;— Atölyen resimlerinle dolu ve bir de kedi var. Bir yangın çıkıyor. Önce neleri kurtarırsın?”&lt;br /&gt;— Kediyi&lt;br /&gt;— Neden?&lt;br /&gt;— Çünkü onda can var.&lt;br /&gt;Azra Erhat gibi “Önce insan” demedikçe sanatçılığın temel direği yıkılmış olur. Can bir kez var. Yapıtlar yeniden yapılamaz da olsa insana can katan yeni, yeni yapıtlara her zaman olanak var. Yaşam hepsinden önceliklidir. Aynı suda iki kez yıkanamamak başkadır, o suda bir canlıyı boğmak daha başkadır. Sanatın akışı da böyledir. Akış ölmez. Her zaman yıkanırsın. Canlı ölür. Yaşam olmadan sanat olmaz çünkü...&lt;br /&gt;Bırakalım bir sanatçının dünyası saf, naif ve çocuksu kalabilsin...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatı neden kolay anlayamıyoruz?&lt;br /&gt;Kendini ve insanı tam anlayabilen biri gelmiş mi yeryüzüne ki onun en uç noktasındaki güzelliklerin bilinmezliklerine çıkabilsin? Sanatçıya sorsan o da kendini anlayamaz. Biz de anlayamayız bir türlü. Bu da bir bilinmezlik. Bin yıl yaşasa bin yıl kendini sanatıyla anlatmaya çalışan biri kendini anlayamadıktan sonra biz mi anlayacağız? Neyse gülelim biraz.&lt;br /&gt;Hepimiz sürekli tırmanıyoruz. Kimimiz hızlı kimimiz emekleyerek. Yavaş olanların sayısı çok. Yüksekte olan daha uzağı görür. Yukarıya çıktıkça anlaşılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat, sanat için mi; sanat, toplum için mi?&lt;br /&gt;Sanat her şeyden önce kendisi için sanat olmalıdır. O her zaman toplumun içinde, toplum da onun içindedir. Tartışmak isteyenler tartışa dursun. Sanat da hiç birine aldırmadan durmadan yol alıyor. Pili bitenler sanatı bir tartışma noktasında bırakmak için gerekçe arıyorlarsa bu onların sorunu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumsal anlamda sanatçının düşmanı var mıdır?&lt;br /&gt;Bu bir iyiler ve kötüler dengesine bağlıdır. Ne denli iyi ve güzellik varsa o denli de düşmanlık vardır. İyi ve güzellikleri kendinde oluşturamamış olanlar en iyi ve en güzele karşı çok daha büyük bir düşmanlık beslerler. Hele hiç bir iyiliğin kötülüksüz kalmadığı bir çağda yaşadığımızı düşünecek olursak kötülüğü en başta sanatçılar hak ediyor. Doğru söyleyenlerin başında da onlar gelir. Sanatçının dostunu bulmak çok zor. Düşmanı sürüyle.&lt;br /&gt;Özellikle sanatçılar politikacılara, politikalara çok ters düşerler. Yapıtlarının ve sözlerinin dilleri doğrudan yana olmayanlara karşı çok keskindir. Politikacının başarısı ne derece yalan söyleme ustalığı kazanırsa o derece ayakta kalabilir. Bu nedenle de sanatçılar onların en etkin ayak bağlarıdır. Önce onları kendi çizgilerine çekmek isterler. Yola getirmeye çalışırlar; sanatçıyı yoldan böylece çıkarırlar. Başaramazlarsa o dili koparmanın yöntemlerine başvururlar.&lt;br /&gt;Olgun ve kendini bilen politikacılarsa sanatçıları sürekli desteklemişlerdir. Bunların sayısı devede kulak bile değil.&lt;br /&gt;De Gaulle’ü ve yönetimini bir süre sonra Sartre çok ağır bir dille eleştirmeye başlar. Belli bir zaman eleştirilere dayanmaya çalışan politikacılar sonunda Sarte’nin artık çok ileriye giderek aşırılığa kaçtığını, dilinin kesilmesi gerektiğini düşünürler. Durumu De Gaulle’e açıklarlar. De Gaulle’in yanıtı: “Ben arkamdan kendime ‘De Gaulle Sartre’ı hapse attırdı’ dedirtmem!” der. Böyle kaç De Gaulle bulunur ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Politikayla sanatın uyuşmadığı mı ortaya çıkıyor?&lt;br /&gt;Evet...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Politik anlamda çalışmalar yapan gerçek sanatçı yok mu?&lt;br /&gt;Var...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim&lt;br /&gt;En başta Rivera&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bir çelişki olmuyor mu?&lt;br /&gt;Olmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden?&lt;br /&gt;O çok büyük bir sanatçı. Her şeyden önce sanat yapıyor. Politika değil. Latin Amerika sanatının en büyük öncülerindendir. Politikanın değil. Politikaya da atılmış değil. Konularını insanların acı sorunlarından seçiyor. Umutlara doğru sonsuz bir açılım da var. Her şeyden önce sanatın kendisi var. Hanry Moor’un başardığını o da başarıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Politika yapan sanatçı yok mu?&lt;br /&gt;Var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlarınki sanatla nasıl bağdaşıyor?&lt;br /&gt;Bağdaşmıyor. Kendilerine yazık ediyorlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanata tam destek veren politikacılar yok mu?&lt;br /&gt;Var. Türkiye açısından ikinci bir Atatürk çıkmadı bugüne dek. O bize kaşıklar dolusu bal sundu. Diğerleri bize: “Bir dirhem bal için bir keçiboynuzu çiğnemeye değmez.” dedirtiyor. Sanata için çaba göstermeyen, sanatçıyı korumayan politikacıların bir gün yararı olur diye beklemenin gereği yok. Her politika kendi görüşünü yükseltmek ister. Baktı olmadı başka görüşe kayar... Oradan kendine bir yükselme sağlamaya çalışır. Doğru olup olmaması önemli değil. Politikacının doğru söyleyenini de bir gün yaşatmazlar. Durum bu olunca sanatla ilgisinin de yakından uzaktan ilişkisinin olmadığı da görülür. Aman olmasın!... Politikacılar nedeniyle öldürülen sanatçıların sayısını saptamak olanaksız. Öyle çok sayıda sanatçı öldürüldü ki... Bir tek politikacının ölümüne bile bir tek sanatçının neden olduğu gösterilemez. Politikacılar gerektiğinde öldürür, sanatçılar da eceliyle ölenler içinde olmak üzere diğer sanatçılar gibi yaşamayı öldükten sonraya bırakarak ölmesini bilir.&lt;br /&gt;Böyle olmasaydı her gün öldürülme tehlikesi yaşayan Goya da olmazdı. Birkaç yüz yılda bir, Atatürk gibi çok büyük devlet adamları mı beklenecek? Sanatçılar ne yapacağını onların gelmesine mi bağlayacak? Ölseler de bağlamıyorlar, geleni de selamlarlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat bitiyor deniyor, ne derece doğru?&lt;br /&gt;Elbette bir gün insan soyu biter ya da insan artık insanlık insanlaşamayacak derecede soysuzlaşırsa sanat bitmese de yapacak kimse bulamayız. İnsanın bugüne göre bozulma hızına bakılırsa insanlık kendi kendini yakında bitirecekmiş gibi davranıyor. Biterse sanat da gereksinim kalmayacak.&lt;br /&gt;Diğer yandan günümüzde yaşanan insanlığın acımasızlıkla kıvandıran sorunlarının hiç olmaması gereken korkunç boyutlara ulaştığını düşünecek olursak, sanatın bitmesi bir yana sonsuzluğuna bir sonsuzluk daha katıyor. En başta dünyayı tümüyle 70 kez yok edecek güçte nükleer silahlarımız varsa sanata sığınmaktan başka bir yol yok. Böylesine dehşetli ölüm korkusu yaratıldığına göre bizler de içimizdeki korkuyu en ilkel özelliğiyle yaşıyoruz demektir. Sanata sığınmaktan başka bir yer kalmıyor geriye. Ona sığınınca insan olarak ileriye ne gibi somut adımlar atılacağını anlamak kolaylaşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde sanatın bitme noktasına yaklaştığı gibi bir tehlike var mı?&lt;br /&gt;Sanat bir yerde içimizde ki sessiz çığlıklardır. O biterse insan da biter, sanat da... Her büyümenin bir sonu vardır diye düşünenlerce sanat biter. Bunu sanatı bitiyor diye düşünenler kendilerini böyle bir sona yaklaşmış bulacak denli bitmiş görebilirler. Kendi sorunlarını sanata bulaştırmasınlar. İçimizdeki sessiz çığlıkların acılarına, coşkularına kulaklarını tıkamasınlar. Yaşam ve insanlık bitirilmek istense de sürüyor. Sanat yaşıyor. İnsanlık gerçekten çok zor günler geçiriyor. “. Dünya savaşı’nda da insanlıktan çok şey yok olup gittiyse de çok güçlü olarak geri döndü. O günler unutulduysa yeniden büyük bozulmaları göze almak zorunda bırakılabiliriz. İnsan yaşadıkça geri dönüşleri de olacaktır. Ulaşılmayan üzüme koruk demeyelim. Sanatla uğraşanların da midesini bulandırmayalım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu gerçekten çok ünlü bir sanatçının dediğini de biliyoruz. Onun bir yanılgısı mı?&lt;br /&gt;Sanat umutla umutsuzluklar arsında hiç durmadan gidip gelir. Umutsuzluğa düşürülen bir sanatçı yaşadıklarına ve gördüklerine dayanılmayacak bir duruma düşerse bunu da der sonunda. Diyene değil dedirtene bakmalı. Bu bir uyarıdır. Kaynağı yaşamın ve insanın kendisidir. Kimi zaman sanatçı insana verilenlerle insanın algıladıkları arasında çok büyük boşluklar görebilir ve böyle bir korku yaşayabilir. Kimi zaman sanatçının resimlerini yaktığına ve canına kıymaya varan sonuçlar doğurduğuna tanığız. Eğer gerçek bir sanatçı böyle demişse bu insanlığın suçu. Onu oraya getiren bizleriz. Bunun üzerinde yeniden düşünmemiz gerektiği konusunda büyük bir uyarı olduğunu vurgulamak gerekiyor. Diğer yandan sanatçı bitebilir, sanat bitmez. Sorunun yanıtı burada yatıyor. Mondrian’ın şu sözünü de unutmayalım: “Tanrım yaşam ne denli kısa; sanat ne denli uzun!...” Görüldüğü gibi kimi sözlerle sanat bitmiyor, demekle bitmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatla para bir kefeye konularak değeri belirlenmek istenmesinin gerçeklerle ilişkisi var mı?&lt;br /&gt;Andy Varhol, bir yapıt satılmıyorsa sanat değil diye buyurmuş. Sanatı paraya bağlamış. Satılmayan bir yapıtın değerinin olmadığını söylemesi onu bağlar. Altının yılan deliğinde bırakılır gibi bırakılmasının değerini düşürmek yılanlara bırakılamaz. Varhol tam anlamıyla düzenin tek başlı değil yedi başlı canavarıydı. Birçok sanatçıyı para diye canavarlaştırma yoluna itti ne yazık ki. Herkes işi gücü bırakmış para peşinde koşuyor; musluklardan para akmasını bekliyor. Bu işin sanatı mı kalır geriye. Para için laçkalaşmalar gittikçe artıyor. Sanat o laçkalıklara süreklice dur diyor. Yeryüzünün her yerinden fışkıran sanat ve sanatçı var. İnsanlık onlarla gelişiyor ve tinini yücelere çıkarıyor. Para edip etmediği değil insanlığa sanatın kazandırdığı her zaman önde gidiyor.&lt;br /&gt;Bundan binlerce yıl önce de sanat vardı. Bugün de var. Halk ve halklar için çok güzel şeyler yapıldı söylendi. Kimse onların kaç para ettiğini düşünmedi. İnsanın ve insanlığın içine işledi doya, doya. Varhol tam da yaşadığı ülkenin insana yaklaşımındaki güncel bir sorunun sakatlığını dile getiriyor. Ona göre sanat demek para demektir. Bu da onun açısından özgün bir görüş. Bu onu bağlar. Kimi öyle der, kimi böyle. Görüldüğü gibi ne sanat bitiyor ne de satılmayan ama; gerçek sanat olan yapıtlar. Üzerinde düşünmeye değer olan gerçeklerdir bunlar. Sanat yapmak için çok şeye de gerek yok, para için canavarlaşmaya da...&lt;br /&gt;Onun bu yaklaşımını açıklamasının üzerinde çok zaman geçti, neyse ki. Hiç bir yapıt yapılmadan da sanatçının olabileceği gerçeğini yakaladık. Satılacak yapıt da olmayabiliyor bu durumda. Varhol, kazandığı o denli para sonucunda paralarıyla gömülmedi. Onu gömüldüğü gömütünde rahat bırakalım. Sanat bize, biz sanata bakıyoruz; haydi işbaşına!...&lt;br /&gt;Önümüze birden bire bir milyar doları sanat diye yığıverseler gerçekten ilginç bir sanat gösterisi olur. O bir milyarın ederi on kat yükselebilir. Şu an burada bu öne sürüldüğüne göre biri yapmaya kalksa bundan sonra alıntı olur. Çünkü bu sözlerle ortaya çıkan sonuç bir sanat edimidir ve o bir milyarı gözünüzün önünde düşünün ve böyle bir sanatsallığı yaşayın. Ortada para yok ama sanat var işte. Kim neyi alıp satacak? Sanat şu an görevini yerine getirdi. Okuyanlara parasız bir sanat sunumu yapıldı bile. İlle de para mı gerekiyor buna? Sanata böylesi savlar zarar verir. Bunlar salt söyleyeni bağlar, aptallar da üstüne alınır. Sanatın böyle olduğunu savunur. Sanatla birlikte sağlam durulmadıkça onun bunun sözünün arkasından gidenler emeklemekten başka bir şey yapamazlar. Kişiliksizlik deyip geçmeli...&lt;br /&gt;O onu, bu bunu dedi diye durmadan oradan oraya koşturan ne zaman kendini bulacak ve ne zaman o da arkasından gidilecek bir söz bulacak ki? Boş verin!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapıtların para etmesiyle sanat değeri arasında bir ilişki var mı?&lt;br /&gt;Yok, çünkü; çok saçma bir şey. Nice yüksek ederlerle satılan resimlerin bir süre sonra beş para etmediğini görenler, yaşayanlar ve anlayanlar çok. Gerçek anlamda nitelikli yapıtların ederi hiç bir zaman düşmez, yükselir. O nitelikteki yapıtlar para piyasasına girmese de ederleri ondan aşağı değildir. Ne yazık ki piyasanın kendine göre bir alım gücü ve kaynağı var. Diğer nitelikli çalışmalar bu alım gücünün dışında kalınca satılmayabilir. Değer açısından değişen bir şey yok. Sanatsal değer açısından en yüksek düzeyde çalışmalar yapan kim bilir kaç milyon sanatçı vardır. Bunların ancak yüzde beşi sanata ayrılan kaynaktan yararlanabiliyor. Para ve satış konusunda diğer yapıtların para edip etmemesi sanatın gerçeğiyle bağdaşmıyor. Sanat o değeri en yüksekte tutmasını bilir. Yaratılan piyasanın o günkü koşullarına göre geliştirilen tecimsel bir yöntem var. Kötü yapıt, iyi tanıtım, iyi para ilkesi de geçerli. Kör at için bu yolla kör alıcılar daha kolay bulunuyor. Gerçek bir yapıtın para edip etmemesinin sanatsal değerlerle hiç bir ilgisi yok. Çünkü onun karşılığının ne olduğunu belirleyemezsiniz. O kendi ederini kendi içinde taşıyor. Onu ucuza kapatmak demek içindeki değere göre yapılmış bir ayarlama demek değildir. İnsana ulaşması için yapılmış belli ayarlamalardır demek daha doğru. Her şeyden önce evrensel nitelikte bir yapıt olması gereklidir. Sanat için para niteliksel bir değer değil; niceliksel bir destektir. Gerçek sanatçılar olanakları oranında çalışmalarına yeni çiçek bahçeleri ekler. Önemli olan çiçeklerin güzelliğindeki gizemliliğin duyguları ve duyguların gizemliliğidir.&lt;br /&gt;Yaptığının sanatsal değerinin yetersiz olduğunu düşünenler sanatsal değer yerine ederlerden, paradan söz ederler. Tanıtım yapma olanaklarıyla öne çıkma becerisini göstermiş olması yaptığının değeriyle ederi arasında uçurumların olması için çalışır. Gerçekten sanatsal niteliği tartışılmayacak tanınmamış bir sanatçının çalışmalarının beş, on, belki de yüz katı ederle çalışmalarını satıp bununla övünenleri her adım başında görebilirsiniz. Çok büyük tuzaklar...&lt;br /&gt;Almanya’da “ Yeni Vahşiler” diye bir akım ortaya çıkınca buraya yatırım da birden bire arttı. Parayı görenler yeni vahşiden daha vahşi oldu. Tüm Almanya sanat piyasası batma noktasına geldi. Çünkü alıcılar aldatılmıştı. Geriye az sayıda vahşi kaldı. Almanya bu yıkımdan sonra yeni önlemler alma gereğini duydu. Ederlerle edilenler arasında çok büyük oyunlar var.&lt;br /&gt;Bir sanatçının sergide resminin üzerindeki ederi gören biri sanatçıya: “ Bu resim çok pahalı, bir uçak parası ediyor.” der. Sanatçı da: “Ben bir resmin uçak parası etmesine değil, bir uçağın neden bir resim parası ettiğine şaşıyorum...” der.&lt;br /&gt;Sanatçının sanat çilesini ve yıllarca verdiği emeği, sıkıntıyı düşünecek olursak eder konusunda da çok duyarlı davranmak gerekiyor. Bir uçağın ederi ne olursa olsun onun gibi istenirse bir milyon uçak yapılabilir. Düşer, eskir yenisi gelir. Bir yapıt yok olursa yenisi gelmez. Bir yapılanın yerine de yenisi yapılmaz. İnsanlığa verdiği güzelliklerin hiç birini bir uçak vermez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatıyla geçinip yaşayabilme konusunda ne söylenebilir?&lt;br /&gt;Sanatçıların en büyük derdi bu. Yüzde beşinin sanatıyla geçinebiliyor olmasın dışında kalanlara büyük ölçüde engeller oluşturuyor. Belli sayıdaki sanatçılara dudak uçurtacak boyutta ödeme yapılırken diğerleri neredeyse açlıkla karşı karşıya kalıyor. Sanatla uğraşan birinin kendini tümüyle sanatına verebilmesi için gerçekten sanatın dışında başka bir şeyle uğraşmamaları daha doğru olur. Geçim için başka iş yaparak gerçek gücünü gösteremedikleri gibi sanat çalışmaları için de kaynak yaratamayabiliyorlar. Sanatıyla birlikte bir bütünü oluşturan her sanatçı tüm ek kaynaklarını sanata yatırmak zorunluluğu duyar. Ne denli verimli olacaksa o denli olanakları eldeki geliriyle karşılamaya çalışır. “Aç ayı oynamaz!” sözünün burada da geçerliliğini koruduğunu belirtmekte yarar var. Sanatçı için sanırım bunun geçerliliği alt düzeyde kalır. Çoğu aç ama oynuyor. İlle de onları bir şey dürtüyor. Şeytan dürtse engel olur, sanatın dürtmesine olamıyor. Sanatçı ne eder, eder az olanaklarla da bir sanat köşkü kurar iç dünyasında. Taş buldukça yükseltir. Gerçekten de kötü bir durum. Her şeye karşın yokluklara, yoksunluklara dayanarak sanat için direnenlerin ne denli büyük olduğu yadsınamaz. Onlar sanat için savaşan yaralı birer kahramanlarıdır.&lt;br /&gt;Öte yanda da sanatta başarılı olamamasına karşın sanat adına sanatla ilgisi olmayan çalışmalardan çok gelir elde edenler de var. Sanatın kaynağının yanlış ellere aktarılmasının zararı insanlık açısından çok büyük. Boşa yatırım. Anapara yitimi. Sanatından başka bir tasası olmayan sanatçının kendini öne çıkararak yetersiz olanaklarla tanıtımını sağlaması gerçekten hiç de kolay değil.&lt;br /&gt;Belli kurum ve kuruluşların parasal bir tasası olmadığı için böyle durumda olan sanatçıları ortaya çıkardığı da oluyor. Yüzdesi yine de düşüktür. Galerilerin bu bağlamdaki işleri çok zor. Onlar yaşamalarını sanatçıdan çok sanat adına kazanacakları paraya bağlıyorlar. Kim çok satarsa ona öncelik tanıyorlar genellikle. Kimileri çok satsın diye galerilerin desteğiyle de yarışmalarda ödüller alıyor. Yeni bir ad onlar için hem yorucu, hem de zaman ve parasal yitik sayılıyor. Yine de aralarında geleceği ayakta tutmaya çalışırlar, gününü gün etmek istemeyenler daha sağlam bir yol buluyor. Belli oranda yeni adlara da yer veriyorlar. Bu da pek kolay değil. Kolayı seçenler bir süre sonra kağnılarla bir yere gidemeyeceklerinin ağır bedelini sanata ulaşamamak ve geç kalmışlıklarıyla ödeyebiliyorlar. Yine olan alıcıya ve insanlara oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeterli olanak olmazsa sanatçı nasıl başarılı olabilir?&lt;br /&gt;Az şeyden çok şey çıkarmak sanatçının başarmak zorunda olduğu bir edimdir. Bunu başaramayanların yolu açık ve sanattan uzak olsun. Onlar ki bu anlayışla çok şeyden az şey bile çıkaramazlar.&lt;br /&gt;Sorunun ikinci yüzüne baktığımızda yine ilginç bir durumla karşılaşabiliriz: Boyutun büyük ya da küçük olmasının sanatın büyüklüğüyle orantılı değil. Bir noktayı olabildiğince küçük kullandığınızda da noktadır onu bir çöl büyüklüğünce büyütseniz de noktadır. O çölün büyüklüğü dünyanın büyüklüğüne göre nokta etkisi yapar. En küçük nokta da bir kâğıt üzerinde o etkiden daha büyük bir etki yapmasını istersek, yapar. Evrendeki gökadalar da evrenin sonsuz büyüklüğünün yanında çok küçük birer noktadırlar.&lt;br /&gt;Olanakları olmayan bir sanatçının küçülttüğü boyut bir bahçede dünyanın en güzel çiçeklerini yetiştirmeye benzer. Tüm insanlığın bu çiçeklerin verdiği hoşnutluğu yaşayabilmeleri için her tarafta sayısız bahçelerin yapılması gerek. Olanak verilirse olur olmazsa bir bahçede de olan olmuştur güzellik açısından. Yeter ki içimizdeki o güç bizi sessiz çığlıklarıyla bitmez güzelliklere doğru sürüklesin.&lt;br /&gt;Şair Ali Yüce’nin dediği gibi, bir tarla çiçeği bir eşşek arısına verip bin yıl bal yapsın diye beklemeyelim. Bir bal arısı bir gülden de bal yapar bin gülden de. Bir gülden yapılan da bal, bir çiçekten yapılan da...&lt;br /&gt;Herkesin doya, doya bal yemesinden yana olsak da bal yapacak arıya çiçek tarlaları arayıp bulmak o denli kolay değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zor koşullar sanatta ne gibi olumsuzluklar yaratır?&lt;br /&gt;Çağdaşlığı yakalayamamak olur. Bundan daha büyük bir olumsuzluk da düşünülemez. Uygarlaşamamak, gelişememek, ilerleyememek, her alanda geç kalmış olmak ya da gerilemek... Hödükleşmek... Az destek, az sanatçı sonucunda az gelişme ve duygu kütlüğünün insanlğı yok etmesi...&lt;br /&gt;Sanat da bundan en büyük payı alır. Bir üstyapı kurumu olan sanat her olumsuzlukta kısıtlamaların yapılacağı ilk erim olur. Gittikçe güçsüzleşen, yeterli gelişmeyi sağlayamamış ülkeler insanlarını insanlaştıracak edimleri geriye atarlar. Hiç ilgilenmeyebilirler de. Karınlarını doyurmak istediğimiz bu insanların tinlerini aç bırakmak yıkımların en büyüğü olur. Karşımıza her türlü çirkinliklerin çıkarıldığı bir yaşam biçimiyle insan, kötülüklerin batağında kendini yitirir. Bireyciliğin, bencilliğin acımasızlığın öne çıktığı bir toplum sanatsız yaşamak zorunda kalacağı için artık onlardan insanlık adına çok şey beklememek gerekiyor. Bu yapıda olan bir topluluk, bir ülke geleceğini yok eder. Daha yaşarken ölür. Ozanlar dizelerindeki insan sözcüğünü çıkarırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat yöresellikten mi başlar yoksa evrensellikten mi?&lt;br /&gt;Sanat evrenselliğe adım attığı zaman başlar. Geldiği yerin önemi yok. Moda Lisa’nın nereden başladığının temeli belli. Yöresellikten mi, evrensellikten mi? Kübizm nereden başlar? Atomun parçalanması kübizmin ayrışımcılığından başladığı gerçeğini unutmayalım. Yerleri yurtları neresidir? Işığın hızı Asya üzerindeyken ne, Afrika’da ne, Amerika’da ne, uzayda nedir? Biz kendimizi Asya, Afrika, Avrupa, Amerika diye parçalamayalım yeter!... Bütünleşelim; parçayı bütüne yeğlemeyelim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatı oluşturan temel öz nedir?&lt;br /&gt;Bir şişeyle bir yüze aynı anlamda bakılması ve o nesnelerin yapısının kendileriyle ilişkisi olmayan başka bir öze dönüştürülmesiyle oluşturulan biçemdir. Dünya güzeline bakışla bir öküze bakışı birleştiren öz budur. Bir güzelle bir çirkini aynı sanatsal değerde sunabilmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nesnelerin yeni bir öze dönüştürülmesi sanat dili için yeterli midir?&lt;br /&gt;Bu doğru ve temel bir başlangıçtır. Henüz sanat adına bir biçemin oluşmasına giriştir. Biçemin bir başına yeterli anlatım sağlamayacağının bilinmesi gerekiyor. Ona yardımcı olacak birçok sanatsal öğelerin de kullanılması gerek. Bir biçemle iç ve dışlar ilişkisini birbirine karıştırmak birlik sağlasa da kaynaktaki birliği bozar.&lt;br /&gt;Dönüşümün hem özgün bir anlatıma hem de sanatın var olan çağdaşlığına yeni bir dil oluşturmaması durumunda yeterli bir özgünlüğe varılmamış demektir. Sil baştan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özgünlüğün sanatsal diline bir örnek verilebilir mi?&lt;br /&gt;Her sanatçı buna birer bir örnektir. Anlamayı kolaylaştırmak için belli bir sanatçı ya da sanatçılardan söz edilebilir. Mondrian’ı örnek olarak ele aldığımızda başlangıçta ağaç ve ağaç dallarıyla çok yakından ilgilendiğine tanık oluruz. İlk çalışmalarında daha çok anlatımcı bir tavır izlediğini görüyoruz. Kendince istediği duyarlılıkta bir dil yaratamadığını duygusunun daha ilerisinde çok önemli bir dilin gizli olduğunu sezinledi. Doğanın ve insanın Yalınlığındaki anlatım gücünü gördü. Her şeyin duygularımızda ya dikeye ya da yataya gittiği duygusunun gerçeğini yakaladı. Gerek biçim gerekse renklerde bu anlatımın gücünü yakalamış oldu. Bir yandan da ağaç dallarından salt yatay ve dikeyler yarattı. Bu gerçeği bilip anlamayanlar belki de böyle bir sanatın olmayacağını düşünme yanılgısı içine düşebilirler. Bu tür yanılgıya “Kübizm” de düşülmüştü. Mondrian’da da düşen çok oluyor. Ölmeseydi salt bir çerçeveyle karşımıza çıkabilirdi. Renkler: Kırmızı, mavi, sarı, siyah, beyaz. Daha sonra tek çizgiler... Bir de bakmışsınız tek bir nokta...&lt;br /&gt;Son zamanlarda tuvali tek bir renge boyayarak sunalar oldu. Bunu herkes yapar yapmasına da onların arkasında dağ gibi Mondrian. Arkanızda bir şey yoksa boşa yaparsınız. “Kafam esti, böyle oldu!”yla olmuyor. “Kafam esmedi, böyle oldu!”yla olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat yapmak nasıl bir tinsel durumunu gerektiriyor?&lt;br /&gt;Her şeyden sıyrılmış tam anlamıyla sonsuzluğun özgürlüğünü gerektiriyor. En ağır bunalımı geçirse de geçirmese de o en ağır bunalımları yaşıyormuşçasına kendini sanata hazır durumda tutar. Kimi zaman içi içini yese de elini bir şeye atmayabiliyor. İşte en yoğun anlar bu anlardır. En coşkulu anlarda da böyledir. Birden bire bir an gelir ölesiye çalışmaya başlar. İçinde tutacağı duvarlar yıkılır; taşmalar başlar. Sanatla bir olma yolunu seçmek başlı başına bir bunalım. Akan su yatağını bulur...&lt;br /&gt;Her şeyin yolunda gittiğini düşünen biri için kendini dinlemeye de gereksinimi kalmıyor. Yaşam ona neyi nasıl dinleteceğini iyi biliyor. Çoğu zaman oradan kaçmaya çalışılıyor. Günü gelince yakalanıyor. Bu kez de ahlarla, vahlarla çok geç kaldığını anlıyor. Her şeyin unutacağı yer sanatın olduğu yerdir. Unutamadığı an o çalışma kesinlikle sürdürülemez. İster bunalım isterse coşkularla olsun sanat çalışmalarınızda bunların bağlayıcı olmaması gerekiyor. Yaşanılan, nefes alınan her an sanattır. Derin acıları ve en yüksek coşkularıyla her anın bizi kendine bağlıyor ve özgürlüklere tetikliyor. Yoksa nasıl sanatsız dayanılır bir ömrün çok kısa ve çok büyük zorluklarla dolu olduğuna? Bu tür bir tinsellik taşımadıkça sanata el, ayak atılamıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatın esin kaynağı nedir?&lt;br /&gt;Yaşamda ve insan gerçeğinden kaynaklanan yorgunluklarda yalınlaşabilecek bir yerdedir, kaynağı. Siyah ve beyaza inebilecek arınma olmadıkça anlamlaşmaya dönüşen yanıtlar bulunamıyor. Malewich de bu soruna siyah ve beyaz kareyle yanıt verdi. İlginç olanı da şu: O bize hem başlangıç hem de bitiş noktasını bu iki çalışmayla verdi. Siyahla beyaz arasındaki gidiş gelişler ayrıntılardan başka bir şey değil. Onları da kullanan kullanabiliyor. Her çizgiyi, her lekeyi, her rengi kendi içinde yalınlaştırarak bir bütün oluşturuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En iyi anlatım nasıl sağlanır?&lt;br /&gt;Bulunan temeli gösteren yalınlaştırılmış yapılanmalarla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu temel nerelerde bulunuyor?&lt;br /&gt;Yaşamın ve insanın gerçeğinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatta özgünlük nasıl sağlanıyor?&lt;br /&gt;Geçmişin günümüze dek getirdiklerinin üzerine konulan, o yapıyı sağlamlaştıran ve ona yeni bir estetik katan taşlarla. Yapılanın yerini saptayarak ileride mi geri de mi olunduğu geçmişten günümüze dek sanatın izlediği yolu, gelişmeleri çok iyi algılayarak gözden geçirmek bize yerimizin neresi olduğunu gösterecektir. Sanatın geçmişi ve bugününden kopukluk olursa yakın ya da uzak geçmişin bir yeriyle örtüşülebilir. Çalışmaların özgün kişiliği yok demektir ve emekler boşa gider.&lt;br /&gt;Neleri yapmamamız gerektiğini anladıktan sonra kendimize bir yol, yordam ararsak çok daha verimli sonuçlar alırız. Bir duygu ve duyarlılığın başkasıyla örtüşmesi bile söz konusu olsa insanlar her yönüyle diğer insanlardan ayrılan özellikler taşır. Kırmızı her yerde kırmızıdır. Her insanda ayrı bir etki bırakır. Kırmızı elmaya bakan kim olursa olsun ondan kaynaklanan duyarlık diğer insanlarınkinden ayrıdır. Kendimizi çok iyi dinlemesini bilerek sanatta kendi özgünlüğümüzü de yakalarız. Özellikle içimizdeki çocuğu hiç bir zaman yitirmemeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yapıta nasıl doğru bakılır?&lt;br /&gt;Orada somut şeyler yerine soyut değerleri aramakla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçı gücünü nereden almaktadır?&lt;br /&gt;Özgürlükten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat gücünü nereden almaktadır?&lt;br /&gt;Özgürlükten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yapıtı doğru anlayabilmek için nelere dikkat etmeli?&lt;br /&gt;Önce o yapıtın içinde nelerin olup olmadığını saptamalı. Bir yapıt için ne söylenirse söylensin onun içinde var olanları saptayamadıktan sonra söylenenlerin bir değeri yoktur. Kim olursa olsun, insan denilen canlı yalan söyler. Yapıtlar asla yalan söylemez. Ne varsa hepsi gözlerimizin önündedir. Gözlerimiz her yere kapalı, kulaklarımız sağır olmalı ve yalnızca o yapıtla kaynaşmalı, cilveleşmeli, oynaşmalı, göz kırpmalı, sevgiliniz olmalı; arada bir uzaklaşabilmeli. Orada bulunan ne varsa hepsiyle konuştuktan sonra daha ne var ne yokları iyice saptayıp bilgilerimizin de yardımıyla doğruları orada olanlara göre değerlendirilmeli. Kendi kafamızdakileri aramak yerine yapıtın özelliğini ele almaktan başka bir çözüm yok. Bu konularda uzun uzadıya yazılmış yazılar; yerini bulmuş sözler var. Burada kısaca belirtilecek noktaların dışında diğer bilgileri kaynaklara indikçe, deneyimler arttıkça elde edebiliriz. Kimi zaman görünmezlik küçüklüğüne inerek resmin her yerinde yıllarca geziniyormuşçasına gezilecek. Kimi zamanda dev olup uzaktan bakılacak.&lt;br /&gt;Kabataslak belirtilecek noktalar:&lt;br /&gt;A - Biçemi saptamak&lt;br /&gt;— Formel mi, informel mi?&lt;br /&gt;B - Renk uyumu&lt;br /&gt;C - Koyu açık dağılımı&lt;br /&gt;Ç - Parçalar arası ilişki&lt;br /&gt;D - Dolanım&lt;br /&gt;E - Yerleşim dengesi ve özelliği(kompozisyon)&lt;br /&gt;F - Bütünlüğün sağlanması&lt;br /&gt;G - Yatay dikey sağlamlığı&lt;br /&gt;Ğ - Kaynak ve yapısal özelliği&lt;br /&gt;H - İç ve dış yapı ilişkisi&lt;br /&gt;I - Belli bir felsefeye dayalı anlatım ağırlığı&lt;br /&gt;İ - Özgün bir anlatımla kişiliğin oluşumu&lt;br /&gt;J - Sanatsal öğelerin soyutlama gücü&lt;br /&gt;K - Çağa bakıştaki yeri.&lt;br /&gt;L - Günümüz sanatına kazandırdıkları&lt;br /&gt;Önce böyle başlanarak diğer değerlere de ulaşma olanağı bulunabilir.&lt;br /&gt;Sanatla estetik nasıl bir oluşumdur?&lt;br /&gt;Estetik sanatın oluşturduğu bir güzelliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat ve estetiğin varmak istedikleri nokta neresindir?&lt;br /&gt;En büyük karmaşayı en uç noktadaki güzelliğe ulaştırarak yok etmektir.&lt;br /&gt;Yalınlaştırarak güzelliğin özüne inmektir.&lt;br /&gt;Yeni bir karmaşanın da gizlerini çözecek yaratıcı kapıları açmaktır. Güzelliklerin karmaşa yaratarak karmaşayı da kendi güzelliğine katma olasılığı yaratmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugüne dek varılan nokta ne derece yeterlidir?&lt;br /&gt;Yanıt: Açılmayan kapıları açmaya zorlayacak yürekliliği sağlayacak denli. Sanat bitmiyor dedirtecek öylesine çok anlatımlar oluşuyor ki “İşte insan” diyebiliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatta yeni atılımları sağlayan nedir?&lt;br /&gt;Sanatçının başkaldırıcı olabilme ve sanatın söz dinlememe özelliğindeki özgürlüğün engel tanımaması. Yeni bir yaratı söz konusu olduğunda daha öncekileri yeni bir anlayışla arkasından sürüklemek için başkaldırıyla yeni bir yer açmak zorunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatta yeni adımlar başkaldırıyla mı gerçekleşiyor?&lt;br /&gt;Başka türlü olmaz. Çünkü; sanat başlı başına bir başkaldırıdır. Özgürlüğün sınırları böyle genişletilebilir. Günlük yaşamda bizi engelleyen çok şey var. Bunu dengeleyen sanatın sonsuz özgürlüğünü kullanabilecek başkaldırı yapılmak zorundadır. Kendini yenileyemediği sürece dayanılmaz çürümeler başlar. Çürümenin dayanılmazlığı yerine güzelleşmenin zorluklarına katlanmak en azından sağlıklı bir canlı olarak ayakta kalmayı sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkaldırıyla sanat duyarlılığını nasıl bağdaşır?&lt;br /&gt;Yaşamda çirkinliklere ve insanın yanlışlarına engel olabilmek olanaksız. Her an yeni sorunlar çıkar. Her an yeni savaşlar gibi... İnsan geliştikçe de estetik arayışları da değişime uğrar. Kimi zaman da kalıplaşma tehlikesine doğru yönelir. Her iki durum bir başkaldırıya nedendir. Her başkaldırı iyi sonuç vermeyebilir. Daha güzeli yaratmak için gereken başkaldırının sanat duyarlılığına karşı olduğu söylenemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçıyı bir başkaldırıcı anlamında mı düşünmek gerekiyor?&lt;br /&gt;Ebette. Bu nedenle belli zamanlarda sanatçılara karşı belli düşünceler ve yönetimler çirkinlikleri nedeniyle sanatçılara düşmanlık besler. Geçmişte yaşananlar ve olumsuz koşullar da bu soruya yanıt vermiştir. Sanatın özünde yatan başkaldırıya sanatçının da uyum sağlamaktan başka bir seçeneği yok. Sanatı suçlu görenler var. Sanata engel olmak için sanatçıyı etkisizleştirmek gerekir. Baş edilemez ki. Baş etmek isteyenler boşu boşuna insanlıktan çıkmış olurlar. İnsan kalın! İnsan kalmak, insan olanın neresine batıyor ki? Kime zararı var ayrıca? Sanatın kendi özünde bir başkaldırı vardır. Biraz daha derine inilirse insanın özünde de başkaldırı yatar. Bu olmazsa insanlık da olmaz. En büyük başkaldırı sanatın kendisidir. Sanatçı da bunun içinde yerini belirleyerek vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatı suçlu görüp düşman sayanlar kimlerdir?&lt;br /&gt;Öyle çok kesin bilinen bir yer ve kişi yok. Genelde sanatın işlevinin ne olduğunu bilenler büyük destek sağlarlar. Sağladıkları destek oranında da saygınlık kazanırlar. Toplumu ve insanı güzelleştiren tinsel erince ulaştıran sağlıklı bir yaşamın en önemli parçasıdır sanat. Çok da etkileyici olduğu için vazgeçilmezlerin başında yer alır. Şöyle bir üçgen hiç bir zaman sürekliliğini yitirmemiştir: Bilim, ekin(kültür) ve sanat. Her kesim bunu kendi yapısına göre ele alarak kullanmak ister. Atomun parçalayarak atom bombasına çevirenler bilimin içine ettiler ne edeceklerse. Ardından nötron ve hidrojen bombaları yetişti hızla. Bir insana bir kurşun sıkmak için bin yıl düşünmeli; bin yıl sonra da sıkmama kararı alınmalı. Milyonlarca insanı bir saniye bile dolmadan bir anda öldüren atom ve buna benzer bombalarla toptan öldürmenin anlamı nedir? Ne denli büyük bir yıkımla karşı karşıya olduğumuz açıkça görülmüyor mu? Bunu en etkili biçimde dile getirecek olan sanatçıdır. Toptan öldürenler için daha büyük bir düşman olabilir mi?&lt;br /&gt;Sanat biraz daha ayrı bir konumda yer alır. O bizim bildiğimizi, istediğimizi yapmaz. Uzun süre kilise tarafından desteklenirken dini konuların sanatsal bir dille anlatılmasının insan tininin derinliklerinde din, sanatla da birleştirilerek dinin çok daha yücelere taşınmasına çalışılırdı. Buraya dek her şey yolunda giderken sanat uzun bir süre sonra kendini bu bağımlılıktan kurtarmak istedi. Bu kez kilise bunu sindiremedi ve kendi istediği doğrultudaki sanatçıları destekledi. Dost görünen bir güç gerçek bir düşmana dönüştü. Baktı ki olmuyor; yeniden bir uyum sağlanmaya çalışıldı. Durmadan bir aşağı bir yukarı barış çubukları tüttürülmeye çalışılsa da sanat ve sanatçı almış başını, başsız yerlere doğru gidiyor.&lt;br /&gt;Koşullar ve zaman içerisindeki oluşumlar nedeniyle sanat ve sanatçı ister istemez düşman kazanıyor. Sanatı kendi güdümüne sokmak isteyenlerin bayrağı altında olanlar dost, olmayanlar düşman diye nitelenebiliyor kabacası. Bu konuda oynanan çok ince oyunlar var. Düşmanlığını belli etmeden düşmanlığı sürdürme yolunu seçenler sanata açıkça düşman görünmek istemiyor. Yapacağını sinsice yapıyor. Kaç ömrü birden yaşayacaklarsa!... Sanatın verdiği saygınlığın yitmesi demek onların değersiz bir birey gözüyle değersizleşmesi demektir. Gizli düşmanlık bu nedenlere dayanarak böylece sürer gider.&lt;br /&gt;Almanya’da Nazi döneminde sanatçılar gerçekten o yönetim biçiminin ölümcül düşmanlığını yaşadılar. Nazi anlayışı kendine özgü bir sanat anlayışı geliştirmek ve sanatçıların o sınırdan dışarıya çıkmasına engel olmak için her türlü yaptırımı gerçekleştirdi. Dünyanın en güçlü sanatçılarına karşı düşmanlığı arttırarak onları sürüm, sürüm süründürmeye kalkıştı. Çağdaş sanatı ve Picasso’nun yaptıklarını, onunla birlikte aynı yolda gidenlerin tümünü yoz sanat diye niteledi. Sanatçılar kaçabildikçe kaçtılar, Almanya’dan. Yitiren Naziler oldu sonunda.&lt;br /&gt;Sovyetlerde de Lenin’den sonra sanat, sosyalist denilen yönetimin istemleri doğrultusunda bir işlev yüklenmeye zorlandı. Başta Kandinsky ve Chagal olmak üzere ayrıldılar ülkelerinden. Malewich ve bir kaç arkadaşı ülkede kaldı. Baskılara dayanamayan Malewich canına kıydı. Şair Mayakovsky, “Ana” romanının yazarı Gorky de öyle.&lt;br /&gt;Tüm bu süreç içinde oralarda sanat istenilen çağdaşlığın genişlemesini sağlayamadı. Yönetim başını kaldıranı yaşatmamaya kararlıydı. Başkaldırı olmadan da olmadı pek.&lt;br /&gt;Özgürlükler ülkesi diye çığırtkanlık yapan ABD sanata da öyle bir yer hazırladı. Görünen uç böyleydi. Özgürlük eleştiri niteliğindeki özgürlük kullanmaya kapalı tutuldu. Geriye kalan özgürlük yeter denildi. Öyle de gidiyor; bakalım nereye dek?&lt;br /&gt;Eleştirinin yergi niteliğinde olanlarına yüz ve özdeksel destek verilmedi. Pollok gibi çok güçlü ama tehlikesiz olmanın özdeksel getirileriyle gözler kamaştırıldı. Pollok’a evet eleştirisizliğe hayır!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat göreceli midir?&lt;br /&gt;Yanıt: Değildir. O zaman sanat olmazdı. Görecelikle her şeyi esnekleştirip istediğin gibi sündür sündürebildiğince. Kim nereye çekerse oraya doğru yönelir. Neye benzediği de belli olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin değişik yapıtları beğenmesi bir görecelik değil mi?&lt;br /&gt;Göreceliktir. Pek de işe yarayacağı düşünülmemelidir. Sanatı saptıran noktaların başını çeker görecelik. Herkes kendi kafasına göre sanattan anlamaya, anladığını sanat sanarsa otursun sanat yapacak kişiye sanatın nasıl olduğunu, olması gerektiğini de anlatsın ki sanatsal verim artmış olsun bu tür safsatalarla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göreceliği sağlayan sanat değil midir?&lt;br /&gt;Sanat değildir. Bakanların kendilerindedir görecelik. Açıkçası kendini bilmezliğin sanata bulaştırılmasıdır.&lt;br /&gt;Sanatın kendine özgü bir çekimi var. O çekim özgür bir alan yaratır. Alanının dışına çıkılınca sanattan da kopulur. Bilinmeyen bir kara delik gibi sanat kendine yaklaşanı içine çeker. Ne oluyorsa o dev çekim alanının içinde oluyor. Görecelikler çekimin dışına kayacak kaypaklıklarla doludur. Namlusu eğri bir tüfek gibi. Erimi bir türlü yakalayamaz. Erim tahtasın da kola kolay yönelemez. Ayarsız bir saat gibi zamanı yakalayamaz. Bozuk bir pusula gibi yönleri belirleyemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin değişik yapıtları beğenmesi sanatı da bir göreceliğe götürmüyor mu?&lt;br /&gt;Kişinin kendi beğenisiyle sanatı karıştırmamalı. Herkes bu konuda kolaya kaçıyor. “Zevklerle renkler tartışılamaz” diyerek işin içinde çıktığını sanıyor. Oysa sanat için tartışılacak konuların başında gelir, zevklerle renklerin ne olduğu. Zevksizliğin zevkinden sakınmayalım mı? Evrensellik özel beğenilere bağlı değildir. Birbiriyle bağlantısı olmayan özgün sanatsal anlatımlar var. Picasso’yla Matisse’in benzerlikleri yoktur. Kimi Picasso’yu, kimi Matisse’i sever. Oysa her ikisinin ortak noktası sanat ve evrenselliktir. Evrensel bir beğeni var önümüzde. Buradan sonra yapılacak seçime söz yok. Birini az, birini çok seven var diye görecelik mi bulaştıralım sanata? Sanatı oluşturan temel ilklerin dışına mı çıkılmalı? Olmaz böyle bir şey!... Kim ne düşünürse düşünsün. Sanat yerli yerinde duruyor. Sanat nerede duruyor diye bakmak gerekir her şeyden önce. Ona herkesin kafasındaki kurma bebekleri sokmamak gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zevklerle renkleri tartışmalı mı?&lt;br /&gt;Tartışılmasaydı sanat da olmazdı. Sanat ve güzel duyunun değerleri varken hem renkler hem de zevkler tartışılır. Zevk derken bunun karşıtı olan zevksizliği de unutmamak gerek. Rüküşlük ne anlama geliyor diye sormamak gerek. Zevksizlik diye bir kavramın kökünü kurutursunuz ve zevkleri tartışmazsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir resim ne zaman biter?&lt;br /&gt;Hiç bir zaman bitmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden peki bitti anlamında imza atılıyor?&lt;br /&gt;Gerçekten bitti diye imza atılmışsa o imzayı atan da bitmiştir. Bu bir yoldur. Birbirine eklenir, parçalar bittikçe. İmzalar belli aralıklarla yapımı bitmiş yerlere dikilmiş imlerdir. Kimi gerçekten im anlamında kullanır kimi de kendi kendini aldatmak için. En doğrusu, yapılan bölümün kimin olduğunu belirler, atılan imzalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumda hiç bir zaman bir resim ortaya çıkmayacak mı?&lt;br /&gt;Çıkacak. Bir sanatçının yaptığı son resimle tümü bir resim olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçıların yaptıkları arasında daha çok sevdiği çalışmalar olabiliyor mu?&lt;br /&gt;Gerçekten sanatçı olan bir insandan sanat her yaptığı çalışmadan sonra ondan eşit parçalar koparır. Bir ayırım söz konusuysa sanat yapmasına gerek yok. Çünkü bir sanatçı her çalışmasını bir diğeriyle aynı düzeyde ve aynı coşku ve duyarlılıkla yapmıyorsa burada bir içtensizlik var demektir. En beğendiği çalışmayı alıkoysun; diğerlerini yok etsin derim.&lt;br /&gt;Zaman, zaman bir sanatçıya en beğendiği çalışmasının hangisi olduğunu sorarlar. Verilecek yanıt belli. Ayırım yok. Bir ayırım yapan varsa ondan uzaklaşılmalıdır. Kafasında bir hinoğlu hinlik var demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanata ve sanatçıya katkısı olduğunu düşündüğümüz eleştirmenlik konusunda neler söylenebilir?&lt;br /&gt;Çok güzel şeyler de söylenebilir; çok korkunç şeyler de...&lt;br /&gt;Genel olarak eleştirmenler belli yönlerde yoğunlaşırlar, yoğunlaşmak zorundalar. Sanatta her olup biteni ne izleyebilir ne de anlayabilirler. Genel bir eleştiri de yüzeysellikten ileri gitmez. Yanlışlıkların önü çok açıktır.&lt;br /&gt;Salt Picasso’yu ele alıp incelemeye bir ömür yetmeyebilir. Bu nedenledir ki Picasso için yazılmış binlerce kitap var. Kübizmi ele alarak onun her yönünü de incelemek oldukça büyük çaba ve zaman alır. Eleştirmenin insanüstü bir özelliği olamadığına, olamayacağına göre eleştiri alanındaki yetkinliğine bakmalı. Alanı dışına çıkarsa orada uçamaz. Kendini her şeyi anlar gibi görmeyenler de yok değil. Biz de onları görmeyiz, dinlemeyiz; en kolay kurtuluş yolu bu... Arada kolaya kaçmak yararlı olur...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eleştirmenlerin sanata katkısı ne orandadır?&lt;br /&gt;Çoğu zaman yaptıkları iyilik, ürküttükleri kurbağaya yetmiyor. Kötü katkı maddesi kullananların sayısı çok. Dikkat, her yerimizi parçalayabilirler!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eleştiri ve eleştirmenliğin olumlu yanları yok mu?&lt;br /&gt;Sanatı anlama düzeyine varabilmişlerse, bu düzeyde kendi sınırını bilerek bir eleştiri yapabiliyorsa o oranda yararı vardır, yadsınamaz. Bunlar kimdir, iyi bir seçim yapmak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her eleştirmen kendisinin sanattan anladığını düşünerek eleştiri yapmıyor mu?&lt;br /&gt;Hayır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eleştirmenlerden kuşku mu duymalıyız?&lt;br /&gt;Yanıt: Hem de her zaman büyük kuşkular duymalıyız. Sanat aynı zamanda her şeyden kuşku duyma zorunluluğunu da içerir. Sanatı yapan her an kuşkuyla ilerlediğine göre eleştirmenden kuşku duymaması yaratıcılıkla bağdaşmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eleştirmenleri yetersiz mi?&lt;br /&gt;Çoğunluğu gerçekten yetersiz. Uzun, uzun açıklamalara bakılınca sanat ve sanatçının ortaya çıkardığı boyutlar karşısında bir eleştirmen ne denli yeterli olabilir sorusunun yanıtı o boyutun içinde yatıyor.&lt;br /&gt;Onlar da bunu kendi başlarına kaldıklarında kendi kendilerine duyulmasın diye içe doğru ses çıkararak söylerler. Yine de sanatçıya kafa tutmaktan geri kalmayanların, daha sonra da sanatçıdan kafa yiyenlerin sayısını bilinmiyor. Deveye kanat verilmeyi görsün, damlarda kiremit bırakmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yetersizlik neye bağlanabilir?&lt;br /&gt;Yedikleri sanatçıların kelle sayısına bağlanır. Bir yapıtı ortaya çıkaran sanatçılardır. Bir sanatçının nereye vardığını çoğu eleştirmenler anlayamaz. Belli bir sezgiyi ve gizemliliğin de gizemliliğini ortaya koyan sanatçıdır. Eleştirmenler sanatçının arkasından iz sürenlerdir . Bu nedenle sanatın ne gibi atılımlar yaptığının ayırımına zamanında varamayarak çok sayıda sanatçının kellesini uçururlar. Sanatçılar olmasa çok iyi bir eleştirmen olabilecekleri bilincindedirler. Ne denli az karmaşıklık, o denli kolaylıktır onlar için. Az sanatçı az sorun onlara göre. Çok büyük yangınlara neden oluyorlar açıkçası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatın anlaşılmasına en büyük katkıyı sağlayan eleştirmenler değil mi?&lt;br /&gt;Saptıranlar da onlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl saptırıyorlar?&lt;br /&gt;Anlamadıklarının ayırımına varmadıklarında bilgiçlik taslıyorlar. Sanat konusunda sanatçıya tepeden bakmak, sanatçının altında bir konumdayken üstündeymiş gibi sanatçıya hükümler giydirmek gibi bir aymazlık ve kendilerini bilmezliğin bataklığında dolaşanlar var. Aralarında gerçek görevlerini unutarak savunman, savcı ve yargıçlık görevlerini bir arada yürüterek sanatçıyı suçlu sandalyesine oturtmak isteyenleri de görüyoruz. Bunu da bilmeyen yok. Boşuna çene yoruyoruz. İnsanlık, böylece sanata ve sanatçıya bakışta, yanlış bilgilendirmelerin tehlikesiyle karşı karşıya bırakanlarla bırakmak istemeyenler arasında şaşkınlıklara sürükleniyor. Yarar yerine zarar veriyorlar. İzlenimciler baskın çıkmasaydı Manet, Monet, Pissaro, Degas ve arkasından gelen Van Gogh, Cezanne ve Picasso diye sanatçılar olmayacaktı. Onların ölümüne dek iyi ki eleştirmenler baskın çıkmadı. Onlar sağken eleştirmenlere gereken dersi vererek sanatı ve insanlığı kurtardılar. Sanırım günümüzdeki eleştirmenler o zaman yedikleri tokatın acısını çıkarmak ister gibi davranıyorlar. Sanatın hızı öylesine zamanı delip geçiyor ki kısa sürede anlamaları ve değerlendirmeleri olanaksızlaşıyor. Bu kez buradan yenilen tokatla sersemliyorlar. Sersem, sersem konuştukça da sanatı anlamak isteyenleri de sersemletiyorlar.&lt;br /&gt;Her şeye karşın çoğu sanatçı nerede olduğunu bilir ve eleştirmensiz yolunda yürür. Hiç bir sanatçı eleştirmenlerce yetiştirilmemiş, onların derin bilgilerinden yararlanarak da sanatçılık niteliğine ulaşmamıştır. Eleştirmen olmak için sanata ve sanatçıya gereksinim vardır. Sanatçıların sanatçı olmaları için eleştirmenlere hiç gereksinimi olmamıştır. Öğreticilere gereksinimini tamamladıktan sonra sanatçı ne yapacağını kararlaştırır. Eleştirmene sormaz. Eleştirmenler her nedense kendileri olmadan sanat ve sanatçı olmazmış gibi davranıyorlar. Mikroskopla incelemesi gerekirken dürbünün tersinden bakıyor sanatçıya. Elinden gelse teleskopun tersiyle bakacak. Sanatçının da umurundaydı. Sanatçı yanmış yanacağı denli. Bir de kendi önünü aydınlatmaya yetmeyen eleştirmenin mumu girmesin araya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En iyi eleştirmenin sanatı anlama boyutu nedir?&lt;br /&gt;Buz dağının görünen büyüklüğünün tepeye yakın bölümünü anlatabilmesidir. Aşağılara indikçe sanatçının kendinin bile anlayamayacağı derinliklere inilir. Her şey anlaşılmazlığın anlaşılır kılınmak istemesinin yıkımıyla sonuçlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçıyla eleştirmenin sanatta oluşturdukları bir denge yok mudur?&lt;br /&gt;Bilindiği gibi sanatı var ederek yaratanlar sanatçılardır. Sanatçı sanatın temeli üzerinde yapıyı yükselterek gidilmesi gereken yönü kendisi belirler. Eleştirmen de boyut o yüksekliğe yetişirse yapılanları görür, neyle nasıl yapıldığını anlatmaya çalışır. Yapının içinde değil, dışındadır. Boyunun yetiştiği pencerelerden içeriye bakmaya çalışır. Ne görürse...&lt;br /&gt;Her insanın bir konuda kendini yetiştirmesi toplum açından yararı büyüktür. İyi ve yetkin bir eleştirmenin de işlevi toplumsal anlamda büyük yararları vardır. Sanatçının uzanan el ve kollarıdır. Toplumla aradaki dengeyi kurar. Sanatçının belini kırmaz. Elbette sanatsal niteliğe varamamış çalışmalar için toplumda uyarıcı görevini yerine getirir. Eleştirmenin böylesine önemli bir dengeyi yerine getirme görevi ve yükümlülükleri vardır. Yeter ki bunu kötüye kullanmasın. Kötüye kullananlara da engel olunamıyor. İstenilen her an onlara engel olunabilse de yaşanılan karmaşa şimdilik engel olacak gücü sağlayabilmiş değil.&lt;br /&gt;Bir dengeden söz edilecekse eleştirmenin yapılanı gereği gibi doğru anlayarak sanatçının yaptıklarının anlaşılmasını ve geniş kitlelere yayılmasını sağlamaya çalışarak hem ilgiyi arttırır hem de toplumdaki estetik duyguları doğruya yönlendirir. Sanatın insanlara bu yolla ulaşmasının sanat için bir denge oluşturacağı kesin. Geniş kitlelere ulaşmasıyla sanata ilgi daha çok artacağı için sanatsal çalışmalara başlayanlara da olumlu etki yapar. Doğru eleştiri doğru, eğri eleştiri de eğri yönlendirir. Doğrusundan yana olan denge kurar. Olmayan dengesizlik yaratır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumda yine eleştirmenlere mi bağımlıyız?&lt;br /&gt;Bir yere dek ne yazık ki öyle. Başka bir çözümse, insanın kendisi de bir çaba göstermesi gerekiyor. Her gittiği yere eleştirmen götüremez ki. Eleştirmenlerin yetersiz olması da bizi buna zorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eleştirmenlerin kendilerini daha iyi nasıl geliştirebilir?&lt;br /&gt;Eleştirmenlerin kendi aralarında işbirliği yapmaları, sık, sık bir araya gelmeleri kesilen sanatçı kelle sayısını azaltabilir. Kim bilir, kimi yerlerde de çoğaltabilir. Örnekleri de var. Anlaşamazlar ki bir araya gelsinler. Sanatçılarla söyleşiler yapılması doğru olur. Sanat konusunda her sanatçının söyleyeceği az ya da çok şeyler vardır. Bir sanatçıyı salt yapıtlarıyla değerlendirmek eksik kalır. Görecelikle açıklama yolundan uzaklaşarak yanlışlardan sıyrılmış olurlar. Sanatçıyı yakından tanımamak bir dış görünüşü açıklamaya benzer. Yapıtları daha iyi değerlendirmek için onları yapan sanatçının yaşamında neler yaptığı, nelere katlandığı, nelerden etkilendiği, çalışırken o anları teker, teker ele alındıktan sonra daha iyi bir bütün sağlanabilir. Bir iki selamlaşmayla sanatçının duyarlılık kaynağındaki akışı yakalamak olanaksız. Yapıtlarındaki özü de bilemezsiniz. Görecelikten gelmeyeni göreceliğe götürmemek gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görünüşe göre sanatı anlamak olanaksız bir konuma düşmüyor mu?&lt;br /&gt;Sanatın yarattığı gizemliliğin çekiciliği buradan başlıyor. Kendi gizemlerimizi çözebildik mi ki sanatınkini kolay çözelim? Freud’la başladık, başlayış o başlayış. Sanatta çözmek istediğimiz gizemlilik, güzelliğe varışın en üst noktalarında dolaşmaktır. İnsanın gizemlerindeyse güzelden en iğrencine dek her şey var. Biz insanlar yine de anlaşılmak istemekten geri durmayız. Sürekli iyi ve güzel yönlerimizin anlaşılmasını isteriz. Birinin canına okumak istediğimizde ve aldatmaya kalktığımızda kötülükleri en kolay kendimizi iyi ve güzel göstererek yaparız. Toplum yaşamında saygın bir yer edinmek için de kendimizi kötü göstererek başaramayız. Öyleyse insanın arınmaya gereksinimi varken sanatı anlama zorluklarına katlanması gerekiyor. Kolay gelsin!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşkla sanat arasında ne ayırım var?&lt;br /&gt;Sevi insanı kötülükler yapmaya sürükleyebilir. Sevdiğini öldürenler seviden kaynaklanıyor. Sanatsa her türlü kötülükten ve öldürme duygusundan uzak tutar. Yaşam, yaşamak ve insan sürekli güzelleştirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevi(aşk) mi sanat mı daha güçlü?&lt;br /&gt;Her ikisi de&lt;br /&gt;Seviyle sanat arasında nasıl bir ayırım vardır?&lt;br /&gt;Aşkta hem iyilik hem de kötülük iç içedir. Sanat salt güzelliği taşır, kötülüğü barındırmaz. Bir yönde güçlenmiştir. Tek parçalıdır. Som altın da denilebilir. Sevisi uğruna çok sayıda insanı öldürenler var. Sanatı uğruna insan öldüren yok. Sevi kötü bir yapı oluşturacak denli güçlü. Sanat tek yönlü bir yoğunluktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkisi bir araya gelince ne olur?&lt;br /&gt;Dünyanın en kötü iki yarışçısı yan yana gelir. Yarışırlarsa biri öbürünü yok eder. Kim kimi, bilemeyiz. Anlaşırlarsa yarışmalarına gerek kalmaz. Kazanan insanlık olur. En güzel çözüm de bu. Yarışmamalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçının sevisinin gücü nedir?&lt;br /&gt;Sanata esin kaynağı olur. Sanatçının sevisi ihanetlerden sonra da kapısını açık bırakacak denli güçlüdür. Geri dönüşü olmayan hiç bir şeyin olumlu ya da olumsuz değişimi olamayacağı duygusunu taşır. Her türlü olumlu geri dönüşlere sanatçı kapısını açık bırakacak bir seviyle sever sevecekse. Bir de bunun karşıtı öldürücü kırılganlıklar olmasa!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatta ilerlemek ve ileri adımlar atmak için neler yapılmalıdır?&lt;br /&gt;Ayrıntılara sürükleyen bir konu. Ayrıntıya girmeden bir kaç şeyi şöyle dile getirebiliriz: Geçmişte sanatçılar daha çok usta çırak ilişkisiyle ortaya çıkıyordu. Bir sanatçının yanında sanat öğrenmek için çalışanlar olurdu. Sanatı en iyi öğrenmenin yolu bir sanatçının yanında yetişmekti. Yeni sanatçılara gereksinim duyuluyordu. Kiliseler, devletler ve varsıllar da önemli desteği sağlıyordu. Özellikle kurumsal yapıdaki kilise ve devletin desteği daha çok sayıda sanatçıya gereksinimin duyulmasına neden oldu. Bir ya da bir kaç sanatçını yanında yetişen yetmedi. Sanat daha geniş alanlara yayıldıkça ilgi ve öğrenme isteği kabarmaya başladı. Devletler bunun okulunun açılmasının daha iyi olacağına karar vererek sanat dersi veren okulların açılmasını sağladılar. Güzel sanatlar Akademileri de en gelişmiş sanat okulu olma niteliğine ulaştılar. Buralardan çok sayıda sanatçılar çıkarken bir yandan da usta çırak ilişkileri işlevini yitirmedi. Sanat iki koldan güç elde etti.&lt;br /&gt;XX. yüzyıla gelindiğinde devletin her türlü desteğini alan akademiler oldukça etkin olmaya başladı. Usta çırak ilişkileri azaldı. Yok olma noktasına gelecek denli etkisini yitirdi. Sanatın çok büyük bir ivme kazandığı XX. yüzyılın sanattaki boyutuna usta çırak ilişkisinin yetişemeyeceği de bir gerçek. Akademilerde ünlü sanatçılar dersler vererek çok sayıda insana yardımcı olmaya başladılar; başarılı da oldular.&lt;br /&gt;Bir kurumun sağlam temellere oturabilmesi için sağlam temelleri olan çok daha büyük bir kurumla desteklenmesi, kesintiye uğramaması gerekiyor. Bu kurumun adı da devlettir. Devletin yeterli desteği olduktan sonra diğer kurum ve kişilerin katkılarıyla sanat çok daha büyük başarılara doğru gider. Bir bakıma karşılıklı ilgi ve ilişkiler bir bütünü oluşturur. Toplum ve kişilerde artan sanat bilinci birçok özel müzelerin açılmasını da sağlar. Sanat konusunda devletin öncülüğü ve desteği olmadan bir bütünlük sağlanamaz. Sanat arkasını en güçlü bilinen devlete yaslayabilirse ileri atılımlar yapabilir. Diğer kurumlar da bunun arkasından verebileceği desteği kendiliğinden vermeyle karşı karşıya kalır. İnsan gelişiminin doğal bir tavrıdır bu. Sanatın gerekliliği insanı sürekli tinsel bir erinçsizlikte bırakır. Sağlam bir destek varsa insanlar sanatla kendilerini özdeşleştirmekle tinsel erinçsizliğine çözüm bulmuş olur. O da bunun içinde katılımcılardan biri olmak ister.&lt;br /&gt;Yoğun katılımlarla çağdaş müzelerin gereksinimi artar. Akademilerin düzeyi yükselir. Galeriler, uyduruk, ne olduğu belli olmayan şeker, şerbet, kaymak gibi resimleri satmaya kalkmaz. Karşında çok sağlam bir tepki bulur. Toplum ve insan sanat bilinci taşıdıkça sanatı yüreğinden vurup öldürmek isteyenlere olanak verilmez. Herkes neyini denk alacaksa alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlığın sanatta geldiği son durumuna ilişkin neler denilebilir?&lt;br /&gt;Bugüne dek sanatsal dilde söylenen söz şuydu: “İnsanları seveceksin!...” İnsan sayısı öylesine arttı ve insanlar yaşamak için her şeye öylesine usa gelmez zararlar vermeye başladı ki insanlıktan çıktı ve kendi değerlerinden uzaklaştı. Bunca emek, bunca söz ve bunca sevmelerin boşa gittiği durumlarla karşı karşıyayız. Duyarsızlaştık. Bizi insanlık adına yapılması zorunlu kılan bağlayıcı değerler kimsenin umurunda değil. Yaşamak için her an her türlü kötülüğü yapmaya her an hazırız ve fırsat kollanılıyor. Hiç yoktan savaşlar var. Bitmemesi istenen savaşlar var. Öldürmelerin sonu gelmiyor. Ölmemesi gerekenler öldürülüyor, onları öldüren caniler aramızda yaşayacak yer bulacak denli baskı ve korku salıyorlar. Dokunulmaz konuma geliyorlar. Dünyamızın gelinen noktadaki insan sayısını kaldıramayacağı anlaşıldı. “İnsanları sevmeyeceksin!” demek zorunda bırakılıyoruz. Sevsen de sevilmiyor ve öldürülüyorsun. İyice yoldan çıktık. Doğayı da yoldan çıkardık. Sonunda kendi kendimizin canına okuyoruz.&lt;br /&gt;Sanat bitiyor mu ne?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AÇIKLAMA:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki bir açılım, belki bir merak, belki bir sıkıntı, belki bir erinçsizlik, belki bir eksiklik duygusu, belki bir yeni bir coşku, belki bir yeni yol arama, belki bir gelecek, belki bir atılım, belki bir deneme, belki bir heves, belki bir... Bir an, belki bir yalnızlık, belki bir dalgalanma, belki bir onur, belki bir güç denemesi, belki bir yılgınlık, belki bir düş kırıklığı, belki bir sonsuz coşku, belki bir umut, belki umutsuzluk, belki bir tinsel açlık, belki bir doyumsuzluk, belki bir yetersizlik, belki bir yorgunluk, belki bir var oluş, belki de yok oluş, belki bir hiçlik, belki de her şey, belki bir boşluk, belki bir kendini yok edip yeniden buluş, belki bir yaşamak, belki bin sevilik bir sevi, belki bir ölüm ve yeniden dirilmek, belki bir kopukluk, belki bir adım; belki bunlardan da öte, belki de hiç biri... diyerek ayrıldım ülkemden köklerimi bırakarak. Belkisi olmayan bir tek söz yüzünden:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SANAT&lt;br /&gt;Sanatın olduğu hiç bir yerden kopmamak, onun gerçek duygusunun izini yakalamak, yeniden yüzme öğrenmek istercesine okyanusun sularına atlamak yürekliliği. Hiç kimseye hiç bir zaman, hiç bir biçimde boyun eğmeden, insan onurunun yüceliğine leke sürdürmeden, hiç kimseden yardım beklemeden, yapılan yardımların en küçüğüne karşı bile iyilik duygusunu yitirmeden, yalana-dolana başvurmadan, hiç kimseyi hiç bir biçimde incitmeye çalışmadan, aldatmadan, insanlığa kirli gömlek giydirmeden, açılan yaraların dayanılmazlığına bakmadan, ezici dönekliklerin altında yaşam hakkını yitirmeden, ikiyüzlülüklere başvurmadan, yakmadan, yıkmadan, çalmadan, çırpmadan, yanlışları onararak, çirkinlikleri yok etmeye, insanı ve yaşamı güzelleştirmeyi önde tutarak, bencilliklerden kaçarak, yokluklara, acılara, hayınlıklara dayanma gücünü yitirmeyerek, ölümlerden, yok olmalardan, insan yüreğini sevgisiz bırakmadan, savaşlardan yana olmadan, savaşlara ilençler yağdırmak, Yunus’un Taptuk Emre’ye eğri odun taşımaması gibi sanatın kapısından eğri odun geçirmeyerek, sonunda bir melek mi, bir şeytan mı olunacağını bilmeden ben, bir ben olmak istedim. Şu an neyim bilemiyorum...&lt;br /&gt;Bildiğim tek şey:&lt;br /&gt;SANAT!...&lt;br /&gt;Sanatın yüzüne hiç bir lekeyi sürdürmemek, onun gereksinimlerini yerine getirmek, eksiklerini tamamlamak, insana, katkısız en güzel balı sunar gibi yapıtlar sunmak, her türlü tinsel yıkımlarla kafa tutmak, baş kaldırmak, hiç bir ödün vermemek için en olmadık olumsuzlulukları yaşamak, sanatın yüzünü ak etmek için her türlü karanlıkları yarmak, sanata yaklaşanlar bir istediyse bin vermek, insanlığın ve geldiğim yerin yüzünü sanatta kara çıkarmamak, sanatın var olması uğruna o ülkenin görünmezleri içine itilerek yok edilmeye aldırmamak, unutulmuşlukları özlemlerle beslemek, sanatın tinini yok etmek isteyenlerin vereceği zararı umursamadan en olumsuz koşullarda da olsa onlara karşı çıkmak, para, pul; mal dememek, mülk dememek, ev dememek, han dememek, hamam dememek, sanat demek, sanattan yılmamak, ilgisizliklere ve karalamalara karşın sanat adına derin izler bırakmak, yok görmelerde var olmak, hiç bir yardımı esirgemediğin en yakınına 25 yıl kendine vermediğin desteği vermek, onun tarafından alçaklaştırma yoluyla ödüllendirilerek yok edilmeye karşı geriye kalan yarım yamalaklığı tamamlamak, yeniden ayakta durmak, yok edilen resimlerin acısını dağlayıp nerede neyi dağladığını bilememek, başkalarınca da bitmeyen yok edilmelerde hep var olmak, belki de en kanlı ağlamaları içe akıtmak, niçin sorusuna yanıt bulamamak, hak edilmeyen hükümler giydirilse de sanatta kesinti yapmamak, yalnızca sanat olabilmek için; yememek, içmemek, kimi zaman, ancak yaşanırsa sanat yapılacağına karar vermek, elde kalan değerin zaman olduğuna odaklanmak, sanattan geçinmek değil, sanatın senden geçineceği adımları atıp ilerlemek,, içindeki çocukluğu her türlü kötülüklere karşı korumak, o çocukluğu sanatın kaynağı yapmak, insanın bitirilmişliğine karşı çocukluğunu yitirmişlere bir avuntu olmak, her yapıtta yaşamın iğrençleşen yüzünün öne çıkardığı öldürücü kalın mızraklarını yonta, yonta yok etmek, belki de kendini hiç yaşamamak, yaşatmak için yaşamak, var olmak için yok olmayı göze almak, insan onuruna el avuç açtırmayıp ayaklar altına aldırmamak, binlerce yılda varılacak insanın özüne, indirgenebilen en kısa zamanda varabilmek, insana yakışan yüceliğe salt çağdaşlığı yakalamak değil, geleceğin sanatını bugünden yaşayarak bugünü geçmiş zaman kılmak, sanatla birlikte varılan gelecekte zamanı uzatmak, başarmak için 32 yaşında kendi ülkesini bırakıp yaban bir ülkeye gitmek ve sonunda bir kez olsun “Başardın!...” diyen birini bulmak. Anlaşılan tek şeyin anlaşılmazlığını anlamak, insanlaşabilmek...&lt;br /&gt;Altmış yıllık ömürde işte:&lt;br /&gt;BEN!...&lt;br /&gt;Nerede insan?...&lt;br /&gt;Önüme bir dere koydular, atlayayım diye. Atlayıp düştüğüm yerde arkama baktım, dere yoktu. Dereyi sordum. “Dağların arkasında...” dediler. Döndüm yine atladım. Dere önümde duruyordu. Oysa ben atladığımda bir yaprağın üstündeki alkımda okyanusları görmüştüm...&lt;br /&gt;Bitmemişlikten, bitirilememişlikten geriye kalan:&lt;br /&gt;BEN, BEN OLMAYI BAŞARABİLDİM Mİ?&lt;br /&gt;İşte bu da bir:&lt;br /&gt;SANAT!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabahattin Şen&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu açıklama yazı diliyle oluşturulmuş bir görsel sanattır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yayınlayan: Mihriban Mirap (Live Sanat)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3288998981724203753-3395952466220128773?l=sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/feeds/3395952466220128773/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3288998981724203753&amp;postID=3395952466220128773' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/3395952466220128773'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/3395952466220128773'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/2009/01/sanatla-yz-yze-anat-nedir-karmak.html' title='SANATLA YÜZ YÜZE'/><author><name>Proje hakkında</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10887942615071000918</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3288998981724203753.post-2324289403394854930</id><published>2009-01-04T10:30:00.000-08:00</published><updated>2009-01-06T07:19:45.662-08:00</updated><title type='text'>Devrim Erbil ile Söyleşi</title><content type='html'>Sanatın Anadolu Aydınlanması Proje Danışma Kurulu üyesi Prof. Dr. Devrim Erbil ile sanat, eğitim ve projeler üzerine söyleşi gerçekleştirdik... Keyifle okuyacağınızı umuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saygılarımızla&lt;br /&gt;Live Sanat&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SWEExa9VpYI/AAAAAAAAAOU/eC8GHeEwuv4/s1600-h/Live+Sanat.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SWEA-Jk8fMI/AAAAAAAAAOE/nbxv0gyD-3Q/s1600-h/DSC02402.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5287508505232440514" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 300px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SWEA-Jk8fMI/AAAAAAAAAOE/nbxv0gyD-3Q/s400/DSC02402.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Sizce bir ressamın  olmazsa olmaz kuralları nelerdir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ressam olmak herhangi bir meslek sahibi olmak gibi değildir, belli kurallara oturtamazsınız. Ben uzun yıllardır sanat eğitimciliği yapıyorum, meslek olarak resim yapmayı seçen genç arkadaşlarla beraber çalışıyorum. Mimar Sinan Üniversitesinde 45 sene hocalık yaptım. Öğrencilerim bu işi sevdikleri için okumaya gelmişlerdi, çünkü bu işin birinci kuralı sevgidir.&lt;br /&gt;Severek yapılan her iş de başarılı olur. Ama sanatta sevgi; olağan üstü bir coşku, heyecan haline gelmedikçe sanatçı olmanın hiçbir anlamı yoktur. Sadece bir takım işler üretmek değil, onun içine yüreğini koymak, onu sevgiyle yoğurmak bu mesleğin olmazsa olmaz ilk koşuludur. Sevgi ve coşku bir sanatçının yaşantısında olmadıkça hiç bir şey olmaz. Tabi coşku deyince sadece sevinçleri kastetmiyorum. Çevrede gördüğü insanoğlunun onuruna yakışmayacak davranışların, toplumsal acıların, kişisel acıların bütün toplamı o sanatçının yüreğinde birikir.  Sanatçı dünyanın her yerinde acıyı daha derinden hisseden insandır.  O yüzden sanatçının bir diğer yönü de duyguları çok yoğun yaşamasıdır. Ama sanatçı sadece mutlu olduğu zaman sevinci, mutsuz olduğu zaman acıyı yansıtmaz. Tam tersidir aslında yaşamı acılarla dolu olduğu zaman o dengeyi kurmak için mutluluğun ve yaşam sevincinin sanatçısıdır. Tersi olduğu zaman da üzüntülerin sanatçısıdır. Yani sanat bir yerde yaşamı dengeleyen bir unsurdur. Bu nedenle bir sanatçının toplumsal olaylardan haberdar olması, insanoğlunun bugüne kadar yaptıklarını, yapacaklarını düşünmesi, bilmesi, edebiyatla, felsefeyle, estetikle ilgilenmesi, yaratıcı bir dünya görüşüne sahip olması, sabırlı, dikkatli, düzenli ve özgün olması gerekir. Bunları alt alta sıraladığımızda görülüyor ki, bir sanatçı olabilmek için sadece o mesleğin kurallarını öğrenmek yetmez, onun içine sevgiyi, onun içine yaratıcı gücü, onun içine özgünlüğü, onun içine kişiselliği, onun içine yaşadığı coğrafyanın ve kültürün uygarlık birikimlerini katması gerekir. Olmazsa olmazları bunlardır sanatçının…&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Günümüz teknolojisi artık sanatçıya farklı alternatifler sunabilmekte Video art, enstelasyon, digital art vb.. gibi çalışmalar görüyoruz. Peki bu gelişmeleri yakından takip ederken kendi öz kültürümüzü unutuyor muyuz? Sanatta bir batılılaşma mı söz konusu?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Yeni teknoloji sanatın boyutlarını da genişletiyor. Bence bundan hiç çekinmemek lazım. Nasıl ki teknoloji televizyonu, bilgisayarı getirdi ve bundan uzak duralım demek ne kadar garipse, sanatta da yeni teknolojileri kullandığımız zaman batılı oluruz demek bir o kadar gariptir. Ama batılılaşmayı çok farklı bir şekilde irdelemek gerekli. Türkiye’de batılaşma hareketleri Tanzimat’a dayanır. Batılaşma hareketleri bir hayranlık derecesinde kendimizi onun karşısında küçük görme boyutuna ulaştığı zaman taklit olmaya başlar. Ben batılılaşmanın tehlikesini aktarmacı bir düşünce sistemi, aktarmacı sanat ve aktarmacı bir dünya görüşü olarak görüyorum. Eğer o dünya görüşleri buraya aktarılıyorsa biz etrafımızda olup bitenin farkında değilsek, bu toprağın köklerinden bize gelen bir takım uygarlıkların mirasçısı olduğumuzun farkında değilsek, farkına varmadan batıya öykünüyorsak bir anlamı yoktur. Bu topraklar çok özel topraklardır. Anadolu coğrafyası dünyanın hiçbir coğrafyası ile kıyaslanamayacak kadar kültürel zenginlikleri içerir. Biz bütün bu Anadolu uygarlıklarının mirasçısı olarak bütün bunların farkında olmak ve çağdaş dünyaya yeni sesler, yeni ritimler, yeni renkler, yeni duyarlılıklar getirmek zorundayız. Benim batıya bakışım onun etkisinde kalarak batılı olma korkusu değil, onunla hesaplaşmak arzusudur. Bu nedenle etkide kalmanın bir müddet doğal olduğunu düşünelim. Ama artık bir hesaplaşma ve değerlerimizi batı karşısında ortaya koymanın zamanı gelmiştir diyorum.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Eğitime senelerini vermiş bir öğretim üyesi olarak ülkemizde sanat eğitimini nasıl değerlendiriyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Önce bir eğitimcinin elindeki malzemeye bakmak lazım. Ben bir eğitimci olarak bu konuda hiçbir sıkıntı çekmedim. Mucizevi bir şekilde buna Anadolu’nun kültürel bereketi de diyebiliriz, Türkiye’nin her yerinden Siirt’ten, Urfa’dan, Lüleburgaz’dan, Ege’den, Karadeniz’den, Orta Anadolu’dan öyle yetenekli çocuklar geldi ki.&lt;br /&gt;Bir batılı sanatçı adayının yetiştiği kültürel ve sanatsal ortamlar, onun sanatının biçimlenmesinde çok önemli etkenler bunun yansıra bizim Anadolu çocuğunun hiçbir şey görmeden, kendisinde tanrının verdiği ve bu toprakların genleriyle birleşerek süzülüp gelmiş bir yetenek ile eğitime başlıyor. Eğer çok içten ise ve severek yapıyorsa başarılı olmaması için hiçbir engel yok. Eğitimci olarak Türkiye’de çok yetenekli kişilerle karşılaştığımızı söyleyebilirim. Bunu, Türkiye’nin bütün eğitim süreçlerinin yaşandığı 125 yıllık tarihi ile Mimar Sinan Üniversitesi’nde geçirdiğim 50 yıllık sanat eğitimi ve eğitimcisi kimliği ve de Türk sanatının bütün oluşumlarının içinde bulunmuş sanatçı kimliğimle söylüyorum.&lt;br /&gt;Vakıf üniversitelerinin sorunları var, yeni üniversitelerin sorunları var, İstanbul’dan uzak şehirlerdeki üniversitelerin kültürel ortamın eksikliği gibi sorunları var. Benim örneğim Mimar Sinan Üniversitesi’dir. Tabi Marmara Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi gibi önemli üniversitelerimizin sayısı hayli çok. Buralara yetenekli çocuklar geliyor. Bunlar iyi bir kadroyla, birikimli öğretim üyesi kadrolarıyla çalıştıkları zaman çok verimli sonuç alıyorlar. Nitekim bugün Türk sanatında her kuşaktan batılı sanatçılarla karşılaştırılacak değerde seçkin sanatçılar var. Bende bunu eğitimin bir parçası olarak görüyorum. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Türkiye’deki müzeler hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce yeterli uluslararası müzelere ve çağdaş sanat müzelerine sahip miyiz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Hayır, maalesef değiliz. Herkesin bildiği bir gerçek bu. Batı’da müzeciliğin tarihi bir hayli eski, bizde ise yeni yeni müzeler kurulmaya başlandı. Gülhane’de bulunan Arkeoloji müzesi bina olarak yaklaşık 1882 yılında yapılmıştır. Ve aşağı yukarı 125 yıldır İstanbul’da başka bir müze binası inşa edilmemiştir. Oysa batıya baktığımız zaman bir karşılaştırma vermek gerekirse Prado Müzesi 18. yüzyıl’da saray erkanının sanata olan eğilimlerinden kaynaklanan bir düşünceyle yapılmıştır. Fransa’da Louvre Müzesi, Londra’da National Galeri gibi pek çok müze özel olarak yapılmış binalarda bulunuyorlar. Çağdaş sanatta Billboa’da bulunan modern müze ve Amerika’da bulunan Çağdaş müze Guggenhine ve diğerleri birer mimari başyapıt olarak düşünülüyor. Bu mekanlarda hem mimarinin güzelliği hem de çağdaş sanat eserleri sergilenebiliyor. Bizde böyle bir şey yok. Biz bunu uzun yıllardır söylüyoruz. Günümüzde yavaş yavaş müzecilik gelişmeye başladı. Antrepo, Sabancı gibi pek çok mekanda sanat etkinlikleri yapılıyor. Ama yeni çağdaş müzeler yapılsa, hem mimarlar bu yapılarda kendilerini gösterecek hem de eserlerimiz daha fazla sergilenme imkanı yakalayacak. Eskiden kentler içlerinde bulunan önemli mimari yapılarla anılırdı ve o yapı kentin simgesi olurdu. Edirne’nin Selimiye Camii’si, Paris’in Louvre Müzesi, İstanbul’un Ayasofya, Sultanahmet ve Süleymaniye Camii’leri gibi. Ama şimdi Batı kentlerinde gelişen eğilimler büyük kentlerin önemli müzeleriyle adlandırılıyorlar. Bunun gibi bizde de yarışmalarla çağdaş, nitelikli yeni müzelerin kurulacağını umuyorum. Bizde çok önemli eserler var fakat bu eserleri teşhir edecek mekanların azlığını gidermemiz gerek.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kendinize ait Balıkesir’de bir müzeniz var,  ayrıca gelenekten çağdaş bir halı müzesi projeniz var,  biraz bize bu projeden bahseder misiniz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Balıkesir’deki müze, Balıkesir Belediyesi tarafından açılan ve müze olarak bir kent için önemli bir olaydır. Çünkü kentin çağdaş sanata kucak açması demektir. Orada benim eserlerimi bağışlamam temeli üzerine kurulan bu müzede bugün 200’e yakın önemli Türk Sanatçısının eseri vardır. Sanat atölyeleri çalışmaktadır, periyodik sergiler açılmaktadır. Bu kültür kenti olma yolunda çaba gösteren Balıkesir için güzel bir olaydır ve benim içinde büyüdüğüm, yetiştiğim tüm gençlik ve eğitim yıllarımı orada geçirdiğim ve bağlantımı hiçbir zaman kesmediğim bir kent olan Balıkesir için hem benim adıma hem de Balıkesir adına büyük bir onurdur. Ve umut ediyorum ki Türkiye’nin pek çok kenti sanatçılarına sahip çıkar ve böyle müzeler oluşur. Sanatçılar da kentlerine sahip çıksınlar. Bu iki yönlü bir olgu.&lt;br /&gt;Bunun dışında bir halı projem var. Halı, Türkler'in insanlığa armağan ettiği bir tekniktir ve çağdaş sanatçılar da bunu kullanıyorlar. Geleneğin bizdeki kadar köklü, bizdeki kadar yaygın olduğu bir halı ülkesi gösterilemez. Bizim ülkemizde çok farklı ve özel bir şeydir.&lt;br /&gt;Her bölgede o yörenin adıyla anılan halı çeşitleri motifleri, dokuma teknikleri vardır ve hepsi birbirinden farklıdır. Anadolu’nun her köşesinde halı yapılmaktadır. O nedenle geleneğin izleri Selçuklu'ya, Orta Asya’ya uzanan, Türklerin yarattığı bir teknik olan halı, çağdaş sanatla da birleşince gelenek ve çağdaşı bir araya getiren bir müze kurulduğunda, kent ve kişi için güzel bir şey olacaktır. Ve ülkemiz içinde anlamlıdır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ülkenin farklı şehirlerinde halka açık olarak düzenlediğiniz Sanat ve Bilim konulu panelleriniz devam edecek mi?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Evet ediyor. Ben kendi kendime onu bir görev edindim. Çünkü sanat belli bir grup içerisinde kalmamalı, sanat paylaşılmalı, paylaşıldıkça anlam taşır. O nedenle ben sanatla ilgilenen daha geniş kitleler olsun istiyorum. Bunun içinde bütün Anadolu’ya gidiyorum, panellere katılıyorum, konferanslar veriyorum ve orada etkinlikler yapmaya çalışıyorum. Tabi bu bazen kendi gücümle oluyor bazen de bazı firmaların desteği ile bunları yapmaya çalışıyorum. Gücüm yettiği kadarda yapacağım. Çünkü Türkiye’de sanatçının görevinin sadece sanat olmasını dilerdim ama, bizden önceki kuşaklar içinde bu böyle olmadı, bizim içinde olmadı. Dilerim ki yarınki sanatçıların aklı sadece resimde olsun. Biz hem hocalık yaptık, hem müzecilik yaptık hem konferans verdik hem de yazılar yazdık. Yani bir koltukta bir çok karpuzu taşıdık. Ne de olsa bölünüyor insan. Aklı sadece resimde, sanatta olan, hayatı ve sanatı birleştiren insanlar yarın sanat bayrağını daha iyi yere götürecekler buna inanıyorum. Biz tatillerimizde, dinlenme zamanlarımızdan çalarak sanata verdik. Yeni bir sanatla ilgilenen toplum yetiştirmek görevimiz diye düşündük ve bunun için çaba gösterdik. Belki bir iki kuşak daha sürebilir bu zorluklar ama bizim severek çektiğimiz zorluklardı bunlar. Dilerim yeni kuşaklar daha rahat sanata ayrılmış zaman içerisinde sanat yapsınlar. Ve diğer işleri de başkaları yapsın. Yeni açılan üniversitelerde yeni bölümler açılıyor, sanat yönetmenliği, sanat tarihi, müzecilik gibi. Artık burularda yetişenler bu görevleri alacak ve sanatçı da kendi işiyle uğraşacak. İleride iş bölümünün arttığı bir sanat ortamı ve herkesin ne yapacağını ortaya koyduğu net durumlar oluşmasını umuyorum.&lt;br /&gt;                                                                                                              &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Siz bir sanatçı olarak pek çok proje oluşturuyor ve sanat adına yapılan pek çok projeyi de destekliyorsunuz. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinliği hakkında ne düşünüyorsunuz?&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;2010 senesinde Avrupa’nın kültür başkenti olmak büyük bir şans. Pek çok yerde hazırlıklar olduğunu görüyorum. Bunlar olumlu sonuçlar versin ve gerçekten İstanbul’un adına yakışan büyük bir başkent olalım. Pek çok kültürün, medeniyetin başkenti olmuş İstanbul’da coğrafyasıyla güzel, sanat eserleriyle zengin bu kentte adına yakışır bir 2010 yaşayalım. Bu 2010’un etkisi ve havası daha sonraki sanat ortamlarına, sanat yaşamlarına yeni zenginlikler, yeni heyecanlar getirsin ve Türk sanatçılarının yaratıcı sürecine katkıda bulunmasını dilerim. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sizinde danışma kurulunda yer aldığınız, “Sanatın Anadolu Aydınlanması” konulu proje hakkında ne düşünüyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Düşündüklerimiz değil, düşündüklerimizi ne kadar hayata geçireceğimiz önemli. Bu projenin sponsoruyla, danışma kuruluyla, ciddiyetiyle başarıya ulaşacağından kuşkum yok. Biz bunu çok ciddiye alıyoruz. Zaten inandığımız bir olayın 2010 etkinliği içerisinde tekrar canlanmasıdır bu proje. İnandığımız Anadolu uygarlıkları, Anadolu’nun kültür birikimi, kültür mirasının bilinçlenmesi gerekiyor. Sanatın Anadolu Aydınlanması projesi ile bu bilincin yerleşmesini ve kök salmasını diliyorum. Böyle olduğu zaman gerçekten 2010 Sanatın Anadolu Aydınlanması gibi pek çok ciddi projenin bir araya gelmesiyle bir kültür yoğunluğunun yaşandığı bir yıl olur. Ve bu yoğunluk diğer kuşaklara, diğer süreçlere yansımış olur. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Anadolu’da bulunan üniversitelerdeki genç nesillerin kendi topraklarının taşıdığı kültürden haberdar olmaları kendi bireysel gelişmelerini tamamlamaları açısından ne kadar önemli? Hem bir öğretmen kimliğinizle hem de sanatçı kimliğinizle yorumlarınızı alabilir miyiz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Öğrencinin bu topraklardaki uygarlık değerlerini fark etmesi, ona gösterilmesiyle doğru orantılıdır. Uzun yıllar Sanayi Nefis-e’den başlayan akademi döneminde de daima batıya gidip gelen ve burada batılı anlamda bir sanat olmadığı için o sanatı görüp hayran kalan ve o sanatın benzerini burada yaratmaya çalışan bir bakış açısı vardı. Ama bunun değişebileceğini bizden önceki kuşak fark etti. Örneğin Nurullah Berk, Picasso ile görüştüğü zaman ‘Sizin hat sanatınız var bunun farkında mısınız?’ diye soruyor. Picasso bunun farkında tabi bizimkilerin de bunun farkında olması lazım. Her sanat eğitimi görenin bunun farkında olduğunu zannetmiyorum. Benim hocam Bedri Rahmi Eyüboğlu halk sanatına, Anadolu’nun kültür değerlerine inanmış bir sanatçıydı. O belki biraz fazla biçimsel bakıyordu. Dünya görüşüne, yaratıcı boyutta zenginliğine değil de biçimsel olarak ortaya koyuş şekline bakıyordu ama coşkuyla bizi yönlendirdi. Mesela biz akademi yıllarımızda Türk İslam Eserleri müzesine gider çalışırdık, minyatürün farkındaydık, halı, kilim, hat sanatının farkındaydık. Özel bir duyarlılıkla ve dünya kültürlerinin sadece batı uygarlıkları olmadığını bir doğu uygarlığının, mısır uygarlığının, Uzakdoğu uygarlığı, Afrika uygarlıklarının yaptıklarını, Orta Asya uygarlıklarının sanatının farkındaydık. Bunları sadece sezgilerimizle değil birazda yönlendirmeyle bulmuştuk. Öğrenci kendisini yönlendiren hocalarının, ustalarının mutlaka etkisindedir. Artık eğitimcilerin bir bilince ulaşıp Anadolu’ya çok uzaktan değil içine girerek, yaşayarak, görerek, bir Ulu Cami’yi, Akdamar Kilisesi’ni, Çifte Minarelileri, Selçuk sanatını, camileri, Mevlana’yı tanımasını, Yunus Emre’yi çok iyi bilmesini ve hepsini görerek hem mimarisiyle, hem düşünce sistemiyle, bir kültür olarak Anadolu’yu ciddiye almasını umuyorum. Böyle olduğu zaman Türk sanatının hangi teknikte olursa olsun, hangi teknoloji kullanılırsa kullanılsın yepyeni boyutlara ulaşacağından hiç kuşku duymuyorum…&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Röportajı hazırlayan: Mihriban Mirap (Live Sanat)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SWEChZO-2VI/AAAAAAAAAOM/i3gV-YZIVzI/s1600-h/Live+Sanat.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5287510210242337106" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 159px; CURSOR: hand; HEIGHT: 78px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SWEChZO-2VI/AAAAAAAAAOM/i3gV-YZIVzI/s400/Live+Sanat.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3288998981724203753-2324289403394854930?l=sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/feeds/2324289403394854930/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3288998981724203753&amp;postID=2324289403394854930' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/2324289403394854930'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/2324289403394854930'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/2009/01/devrim-erbil-ile-sylei.html' title='Devrim Erbil ile Söyleşi'/><author><name>Proje hakkında</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10887942615071000918</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SWEA-Jk8fMI/AAAAAAAAAOE/nbxv0gyD-3Q/s72-c/DSC02402.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3288998981724203753.post-1997473689864765740</id><published>2009-01-02T03:27:00.000-08:00</published><updated>2009-01-04T10:28:24.685-08:00</updated><title type='text'>"YOĞURTMA"</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;“Anadolu Aydınlanması” Üzerine Bir “Yoğurtma”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğuz HAŞLAKOĞLU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu ve aydınlanma kavramları ilk bakışta düşünce dünyamızda neredeyse bir saplantı hâline gelmiş sentez çağrışımları yapıyor. Gerçekten de böyle bir coğrafya da sürekli olarak bir şeyleri bir araya getirdiğiniz duygusundan kurtulmanız pek mümkün değil. Yine de konumuz sanat olduğu için şu cesareti göstermeliyiz: Sanat her şeye yukarıdan bakması bilmelidir. Bu ifade sanatın seçkinci olması gerektiğini değil, asıl anlamını hatırlatmak için yapılmış bir uyarı niteliği taşır. Sanat, hiçbir coğrafya, kültür, ırk, din ya da anlayış ve döneme indirgenemez, ancak yine de yalnızca bunlarla yoğrulur ve yorumlanır. O hâlde sanatın büründüğü kimliğe ne kadar gelenek, kültür vs. adıyla önem versek de asıl değerin sanatın kendisinden geldiğini asla unutmamalıyız. Bu anlamda, örneğin, kültür bütün bir toplumun sanatıdır ve “Mısır Sanatı” vb. ifadelerin anlamı da budur. Bunun tek istisnası ise bireyselliktir, çünkü sanatın yaratıcı gücü doğrudan bireysellikte en kristal ifadesine kavuşur. İşin ilginç yanı “Mısır Sanatı”na özgünlüğün veren ilke de aslında bu bireyselliğin toplumsal düzlemde kültürel kimlik olarak ortaya çıkmasıdır. Bu durumda sorulması gereken soru bir Anadolu Sanatı’ndan söz edilip edilemeyeceğidir. Bu sorunun cevabı kuşkusuz evettir ancak burada evet daha çok tarihsel ve arkeolojik açıdan verilmiş olmaktadır. Oysa Anadolu Sanatı’ndan geçmiş bir sanat olarak değil de günümüzde de hâlâ varlığını çağdaş anlamda da sürdüren bir sanattan söz edilecekse o zaman oldukça ciddi bir araştırma ve çalışma yapılması gerekecek demektir. Dahası bu durum Anadolu kimliğinin tanımlanması anlamına gelen zor ve pek de özelikle günümüz koşullarında sağlıklı biçimde tartışabilecek gibi görünmeyen bir süreci içermek zorundadır. Toplumsal kimlik tartışmaları esasen “kültür” kavramı etrafında dönüp durur. Ne var ki Anadolu’dan bahsederken söz konusu olanın kültür değil kültürler olduğu açıktır. Bu nedenledir ki kimlik tartışmaları da bütünüyle kültürel gelenekler açısından ele alınır. Bu durumun ilginç yansımalarına, örneğin, üniversitede öğrenciler ailelerini yanına gitmek için izin istediklerinde şahit olursunuz. Öğrenci; “memleketine” gideceğini söyler. Sözünü ettiği elbette il ya da ilçedir, ancak Anadolu’da her il ya da ilçe başlı başına bir memlekettir. Şimdi bu durumu nasıl anlamak gerekir? Bu her bir memleket kendi içinde nedir ve bunların hep birlikte içinde barındığı memleket neresidir ve hep birlikte nasıl barınırlar? Ulusal kimlik açısından bakıldığında bu ifade, kavranmamış vatandaşlık kimliği olarak olumsuz biçimde yorumlanabilir. Oysa yaşanan hayat açısından bunun somut karşılığı neredeyse her il ve ilçenin kendi has oluşuyla verilir. Dahası bu durum hiçbir çelişki de arz etmez, çünkü insanlar kendilerini ifade etmede bu topraklarda hep özgür hissettikleri için de bir başkasının da bunu yapabilmesi sadece doğal bulunmaz aynı zamanda teşvik de edilir. İşin ilginç yanıysa bu memleketlerin Anadolu olarak tek bir memlekete nasıl bağlandığıdır. Bu durumu anlamanın yolu “kültür” kavramını zorlayacak bir anlayış ve yaklaşım gerektirir, çünkü kültür kavramı batıdan geldiği hâliyle tümüyle etnik kökenle özdeştir. Batı kendisine ve başkasına kültürel kimliği etnik kimliğe bağlayarak bakar. Oysa bizde kültürden söz edilecekse bu örneğin İzmirli, Diyarbakırlı, Trabzonlu olmaktır. Bu illerin belli bir etnik nüfusla baskın biçimde belirlenmiş olmaları gerçeği değiştirmez, çünkü siz aşağı yıkarı aynı baskın etnik kökenine rağmen çiğ köfteyi Urfa’da başka Diyarbakır’da başka, Gaziantep’te başka yersiniz. O hâlde Anadolu’dan söz ederken aslında kültürlerin birlikteliğinden söz ediyoruz demektir. Buna bir de Antik ve Neolitik dönemlerin varlığını eklerseniz durumun zorluğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Öyleyse soruyu hiç çekinmeden sormak gerekir: Anadolu kimliğini oluşturan unsur nerden gelir? &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu her şeyden önce böyle bir kimliğin olup olmadığını sorgulamak demektir, dahası böyle bir kimliğin etnik tabanlı olmasının mümkün olmadığını da görmek demektir. Anadolu bir ırkın malı değildir, doğu ve batı arasındaki siyasi ve coğrafi konumu nedeniyle de tıpkı sağ ve sol beyin arasında iletişimi düzenleyen “korteks” gibi doğası gereği herhangi bir ırka mâl olmaya müsait değildir. Bunu anlamak bizim için çok önemlidir çünkü bu topraklardaki mevcudiyetimizin yegâne zemini olan Cumhuriyet kavramının Türkiye sıfatını taşıması hiçbir biçimde Cumhuriyetin etnik esasta kurulmuş bir yönetim biçimi olduğunu göstermez. Bu anlamda, Türkiye Anadolu’yu bir ülke olarak tanımlar ancak bu durum Anadolu’nun sadece şu ya da bu ırkının yaşadığı yer olduğu anlamına gelmez. Bu her ne kadar her zaman bu şekilde anlaşılmamış olsa da asıl geçerli olan ve bu topraklarda yaşanan gerçek budur. Diğer yandan bilimsel açıdan gayet iyi bilinir ki “ırk” diye bir şey zaten yoktur, çünkü ırk biyolojik bir cevher değil tümüyle aynı coğrafya ve iklim şartlarında uzun süre bulunmanın getirdiği genetik ve toplumsal davranışlarda ortaya çıkan göreceli bir benzeşme hâlidir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu durumu anlamak ve anlatabilmek Anadolu’ya özgü bir örnek vermeyi gerektirir: Yoğurt. “Yoğurt” sözcüğü artık bilinmeyen “yoğurtmak” fiilinden gelen ve yoğurmakla ilişkisi açık bir isimdir. Ne var ki yoğurt yapabilmek, “yoğurma” değil, “yoğurtma” gerektirir. Bu sözcük yoğurdun örneğin bir hamur gibi yoğrulduğunu değil, bir şeyin başka bir şeyin içine katılması yoluyla başka bir şeye dönüştürüldüğünü gösterir. “Yoğurtmak” bu anlamda neyin hangi şeyin içine katıldığını söylemez, sadece nasıl katıldığını söyler. Bu bizim “mayalama” olarak bildiğimiz kimyasal tepkimedir. Mayalamak anlamına gelen “yoğurtmak”, sütü yoğurda çevirmek demektir. Ne var ki yoğurtmada süt kaybolmaz, yoğurda dönüşür. İşte içinde dönüşenin kaybolmadığı bu dönüşüm anlaşılmadan Anadolu da anlaşılmaz. Mozaik sanılır, yekpare mermer sanılır. Bütün bu yakıştırmalar, ırk esas alınarak yapılan tanımlarıdır. Oysa ırk esaslı kültür kavramı yoğurdu açıklayamaz, çünkü “kültür” dönüşmez ve dönüştürmez, sadece kendisini koruyarak gelişir ve başka kültürleri de “asimile” ederek aslında aynı kılmadan kendisine tâbi kılmaya çalışır. Oysa maya ne yoğurdun dışında kalır, ne de sütü kendisine tâbi kılar; onunla bir ve aynı şey olur. Zaten aslı sütten olmasa sütü de “yoğurtamaz”. Mayanın aslının sütten olması doğrudan insan olmanın anlamıyla özdeştir. Bu nedenle “yoğurtmak” insanı mayalayarak onu insan olmanın imkânları açısından farklı ufuklara sürükler. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu durumun tarihsel örneğini İran’ı işgal eden Selçuklular vermişlerdir. Hâkim oldukları toprakların edebiyatına hayran kalarak, kendi çocuklarına Altay kökenli değil İran edebiyatından isimler (Gıyasettin, Keykubad vb.) koymuşlardır. Bu durumun, karışmaktan, kaynaşmaktan korkmayan ve benzemekten, benzeşmekten ürkmeyen bir açıklığın, insani merak, öğrenme ve güzelliğe duyduğu hayranlık dışında açıklaması yoktur. Bu sayede Selçuklular Anadolu’da son derece parlak bir medeniyet ve şaşırtıcı bir sanat bırakmışlardır. Askeri olarak hâkim oldukları toprakların sanat ve edebiyatıyla kendilerini özdeşleştirmişler ve böylece o eserlerde ifadesini bulan “başka” kimliğe katılarak hem kendilerini hem de o kimliği böylece aslına uygun olarak dönüştürmüşlerdir. Bu, örneğin, Romalıların yaptığının tam tersidir. Roma bütün bir Avrupa kıtasını “asimile” etmiş ve kendisine tâbi kılarak Avrupa kültürünü kendi kimliği hâline getirmiştir. Oysa Selçuklular kendilerine tâbi topraklarla bir olmuşlar, onların rengini almışlardır. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;O hâlde biz bugün de aslında aynı noktadayız, çünkü “tarih” geçmiş değil, bugündür. Bu anlamda, “Anadolu Aydınlanması” kendi tarihinin farkında Anadolu insanının bu farkındalığı üretime dönüştürme çabası olacaktır. Dolayısıyla “Anadolu Aydınlanması” Anadolu’daki yaşantımızın bir tarihsel farkındalık olarak somutlaşmasından başka bir şey değildir. Bu farkındalığın paylaşılması ve hatırlatılması açısından sanatın özel bir anlamı ve işlevi olduğu açıktır. Bu nedenle “Anadolu Aydınlanması” başlığıyla sunulan önerinin, sanatsal, tarihsel ve siyasi bağlamı, bu konularda oluşacak tartışma ve düşüncelerle zenginleşerek, artık duymaktan sıkıldığımız siyasilerin bildik klişelerinin dışına çıkılıp, meselenin toplumsal bir uyanışı da öncülük edecek “biz, Anadolu insanları” tarafından ele alınması gerektiğini göstermesi bakımından da son derece umut vericidir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Yazıyı yayınlayan: Mihriban Mirap (Live Sanat)&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SWD_UStyZvI/AAAAAAAAAN8/A_st1uP7dQs/s1600-h/Live+Sanat.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5287506686619313906" style="WIDTH: 118px; CURSOR: hand; HEIGHT: 55px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SWD_UStyZvI/AAAAAAAAAN8/A_st1uP7dQs/s400/Live+Sanat.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3288998981724203753-1997473689864765740?l=sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/feeds/1997473689864765740/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3288998981724203753&amp;postID=1997473689864765740' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/1997473689864765740'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/1997473689864765740'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/2009/01/yourtma.html' title='&quot;YOĞURTMA&quot;'/><author><name>Proje hakkında</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10887942615071000918</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SWD_UStyZvI/AAAAAAAAAN8/A_st1uP7dQs/s72-c/Live+Sanat.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3288998981724203753.post-8359314726891272209</id><published>2008-12-30T04:12:00.000-08:00</published><updated>2008-12-30T04:15:46.293-08:00</updated><title type='text'>MUTLU YILLAR..</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SVoQ6xkgSBI/AAAAAAAAAN0/zQBmqEEmkh4/s1600-h/mutlu+y%C4%B1llar.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5285555714597603346" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 272px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SVoQ6xkgSBI/AAAAAAAAAN0/zQBmqEEmkh4/s400/mutlu+y%C4%B1llar.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SVoQOb8s-6I/AAAAAAAAANs/hQQ7JaBaS8s/s1600-h/mutlu+y%C4%B1llar.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3288998981724203753-8359314726891272209?l=sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/feeds/8359314726891272209/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3288998981724203753&amp;postID=8359314726891272209' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/8359314726891272209'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/8359314726891272209'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/2008/12/blog-post.html' title='MUTLU YILLAR..'/><author><name>Proje hakkında</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10887942615071000918</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SVoQ6xkgSBI/AAAAAAAAAN0/zQBmqEEmkh4/s72-c/mutlu+y%C4%B1llar.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3288998981724203753.post-6144333808856470745</id><published>2008-12-21T07:47:00.001-08:00</published><updated>2009-01-07T00:24:20.180-08:00</updated><title type='text'>SANATIN ANADOLU AYDINLANMASI 2010 PROJESİ KONYA GRUBU</title><content type='html'>20 Aralık 2008 Konya Selçuk Üniversitesi, Sanatın Anadolu Aydınlanması birinci proje grup toplantısını, proje grup başkanı Doç. Dr. Hüseyin Elmas'ın atölyesinde gerçekleştirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SU5m1DQ26gI/AAAAAAAAAM0/1sD8lYNMCgU/s1600-h/konya.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5282272474547284482" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 268px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SU5m1DQ26gI/AAAAAAAAAM0/1sD8lYNMCgU/s400/konya.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Konya Grubu:&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Resim:&lt;/strong&gt; Hüseyin ELMAS (Öğretim Üyesi- PROJE SORUMLUSU), İsa Eliri (Öğretim Görevlisi), İbrahim Çoban (Öğretim Görevlisi),Ahmet Dalkıran (Öğretim Görevlisi), İlham Enveroğlu (Öğretim Üyesi), Mutluhan Taş (Öğretim Görevlisi), Zühal Arda(Öğretim Görevlisi), Neslihan Kıyar (Öğretim Görevlisi), Birsen Limon (Araştırma Görevlisi), İlyas Sevindik (Güzel Sanatlar Lisesi Resim Öğrt.), Kürşat Azılıoğlu (Yüksek Lisans Öğrencisi), Merve Şener (Lisans Öğrencisi)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Heykel:&lt;/strong&gt; Anar Eyni (Öğretim Görevlisi),Tayfur Öztürk (Öğretim Görevlisi), Özcan Özkarakoç (Araştırma Görevlisi)&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Seramik:&lt;/strong&gt; Emet Egement Işık Aslan (Araştırma Görevlisi), Melek Tolosa (Yüksek Lisans Öğrencisi) &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;Grafik:&lt;/strong&gt; Harun Hilmi Polat (Öğretim Görevlisi), Uğur Atan (Öğretim Görevlisi), Ali Polat (Öğretim Görevlisi)&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Toplantı da; Proje, projenin amacı, kapsamı, projede istenenler, proje destekçileri, proje danışmanları, projeye dahil olan üniversiteler ve proje bitim tarihi hakkında geniş bir bilgi veren Doç.Dr. Hüseyin Elmas daha sonra grubun oluşturulmasındaki kriterleri aşağıdaki şekilde açıkladı.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;Konya Grubunun Oluşturulmasında Dikkat Edilen Noktalar:&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;Daha önceki sanatsal üretimlerinde Anadolu Kültürlerini kendi sanatı için çıkış yolu olarak kabul etmiş, yapmış olduğu çalışmalarla, hem uygulama hem de kuramsal açıdan bunu desteklemiş kişiler grubun temelini oluşturmuştur. Buna ilaveten, grup üyeleri arasındaki uyum, onların sanatsal üretimlerindeki tempoları, adaylarla ön görüşmeler dikkate alınmıştır.&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SU6PMr89bKI/AAAAAAAAANU/0hfXi_0BDNQ/s1600-h/konya5.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;Çalışma Şartları: &lt;/strong&gt;Grup üyelerinin ortak bir mekanda farklı aralıklarla bir araya gelerek yapılan çalışmalara ilişkin değerlendirmeler yapabileceği, atölye imkanı olmayan sanatçıların ise çalışmalarını (sürekli) yapabileceği bir mekanın ayarlanması gerektiği konusunda fikir birliğine varıldı. Bu atölyede her ay yapılacak toplantıya Ressamların ve Grafikerlerin ayda bir, Heykeltıraş ve Seramik Sanatçılarının ise iki ayda iki çalışmayı tamamlamış olarak getirmeleri konusunda anlaşma sağlandı. Ve grup üyelerinden Anar Eyni ve Mutluhan Taş’a ait atölyenin bu amaçla kullanılmak üzere gruba devredilmesi konusu gündeme geldi. Atölyenin alt katının heykel atölyesi olarak kullanılabilecek donanıma sahip olması, bir seramik fırınının bulunması nedeniyle bu atölye grup üyelerince kiralandı.&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Etkinlikler: &lt;/strong&gt;Sanatın Anadolu Aydınlanması 2010 Projesi’ nin Konya’da bir grup sanatçının bir araya gelerek birlikte hareket edebilmeleri için bir vesile olduğu üzerinde duruldu ve proje kapsamında bir araya gelen bu 20 kişinin farklı etkinlikleri Konya ve Konya dışında belirli aralıklarla gerçekleştirmek üzere çalışmalar başlatabilecekleri fikri uyandı. Proje kapsamında projeye dahil olan diğer üniversitelerle işbirliğine gidilip yapılan çalışmaları hem görsel hem de kuramsal açıdan buralarda paylaşılması fikri ağırlık kazandı. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;Grup üyelerinin bir sonraki toplantı ya (17 Ocak 2008) cd halinde cv lerini 10 çalışma örneğiyle birlikte getirmeleri ve bunun çıktılarının alınarak bir dosya halinde atölyede bulunmasının yararlı olacağı konusunda fikir birliği sağlandı.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;Dökümanlar:&lt;/strong&gt;Projeye ilişkin konu üzerinde (Anadolu Kültürleri) yeni çalışmalara girişecek üyelere , daha önce bu alanda çalışmalar yapmış üyeler tarafından yardımcı olunması gerektiği, sıkça aralıklarla yeni arkadaşların çalışmalarına yol gösterici, yönlendirici eleştirilerde bulunulması gerekliliği, bu alanda daha önce yapılmış çalışmalara ilişkin dokümanların atölye ortamına kaynak olarak getirilmesi, bu konuda İstanbul’un Konya grubuna yardımcı olması yönünde girişimlerde bulunulması gerektiği üzerinde duruldu. Toplantı bitiminde konya grubu yeni kiralanan atölyeye giderek atölyenin eksikleri konusunda konuşuldu ve bir sonraki, 17 Ocak 2008 toplantısının burada yapılması kararlaştırıldı.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SU6Pv5RBanI/AAAAAAAAANk/R2VzMrEr47s/s1600-h/konya3.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SU6PMr89bKI/AAAAAAAAANU/0hfXi_0BDNQ/s1600-h/konya5.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5282316861071781026" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 268px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SU6PMr89bKI/AAAAAAAAANU/0hfXi_0BDNQ/s400/konya5.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SU6PMr89bKI/AAAAAAAAANU/0hfXi_0BDNQ/s1600-h/konya5.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SU6Pcl2SqmI/AAAAAAAAANc/Z_5PPrdNJ5c/s1600-h/konya4.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5282317134311107170" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 299px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SU6Pcl2SqmI/AAAAAAAAANc/Z_5PPrdNJ5c/s400/konya4.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SU6Pv5RBanI/AAAAAAAAANk/R2VzMrEr47s/s1600-h/konya3.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5282317465941011058" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 268px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SU6Pv5RBanI/AAAAAAAAANk/R2VzMrEr47s/s400/konya3.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3288998981724203753-6144333808856470745?l=sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/feeds/6144333808856470745/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3288998981724203753&amp;postID=6144333808856470745' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/6144333808856470745'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/6144333808856470745'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/2008/12/seluk-niversitesi-1-proje-toplantisi.html' title='SANATIN ANADOLU AYDINLANMASI 2010 PROJESİ KONYA GRUBU'/><author><name>Proje hakkında</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10887942615071000918</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SU5m1DQ26gI/AAAAAAAAAM0/1sD8lYNMCgU/s72-c/konya.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3288998981724203753.post-6521009718653262241</id><published>2008-12-14T23:13:00.000-08:00</published><updated>2008-12-15T23:43:29.596-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;12 Kasım 2008 KAYSERİ ERCİYES ÜNİVERSİTESİ GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Erciyes Üniversitesi öğretim görevlileri ve öğrencilerine Live Sanatsal Malzeme tanıtım semineri düzenledik. Ardından Sanatın Anadolu Aydınlanması 2010 projesini anlattık. Resim bölüm başkanı Yrd. Doç. Hakan Pehlivan ve Vedat Çolak bizleri üniversitenin resim atölyelerini ve baskı atölyelerini gezdirdiler. Heyecanla Kayseri proje grubunu bekliyoruz.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SUYV2dU2CdI/AAAAAAAAAMs/7P-52bs8dRU/s1600-h/Resim+500.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5279931638467660242" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SUYV2dU2CdI/AAAAAAAAAMs/7P-52bs8dRU/s400/Resim+500.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;14 Kasım 2008 G&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;AZİOSMANPAŞA ÜNİVERSİTESİ EĞİTİM FAKÜLTESİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Projeye katılımı beklenen üniversitelerden biriside Gaziosmanpaşa Üniversitesi. Live Sanat olarak Eğitim Fakültesi öğrencilerine sanatsal malzemeleri tanıttıktan sonra Sanatın Anadolu Aydınlanması projesini anlattık. Güzel Sanatlar Eğitimi bölüm başkanı Yrd. Doç. Ersoy Yılmaz tarafından proje grubu oluşturuluyor.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SUYTMZ8_55I/AAAAAAAAAMk/4RIpoopvqvM/s1600-h/Resim+564.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5279928716984575890" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SUYTMZ8_55I/AAAAAAAAAMk/4RIpoopvqvM/s400/Resim+564.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;26 Kasım 2008 KÜTAHYA DUMLUPINAR ÜNİVERSİTESİ &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SUYONYV1VGI/AAAAAAAAAMU/2vDHYb-sOYk/s1600-h/Resim+245.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5279923236173599842" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SUYONYV1VGI/AAAAAAAAAMU/2vDHYb-sOYk/s400/Resim+245.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencileri ve öğretmenleriyle güzel bir gün geçirdik. Live Sanatsal malzeme tanıtım seminerimizin ardından Sanatın Anadolu Aydınlanması 2010 projesini anlattık. Projenin amacından, işleyişinden ve sürecinden konuştuk. Kütahya Dumlupınar Üniversitesi projeye katılan 20 üniversiteden biri olmayı kabul etti. Resim bölüm başkanı Doç. Dr. Lale Altınkurt ve resim bölüm başkan yardımcısı Öğrt. Gör. Murat Ateşli’nin organize ettiği proje tanıtım toplantısında resim, grafik, seramik, animasyon bölümü son sınıf öğrencileri, doktora öğrencileri ve öğretim görevlileri katılarak proje hakkında görüş ve yorumlarını paylaştılar. Proje içinde yer alan Dumlupınar üniversitesi, farklı disiplinlerden oluşan bir proje grubu oluşturarak aralarında bir de lider belirleyecekler. Ve ardından tek bir ortak kavramdan yola çıkarak çalışmalarına başlayacaklar… Heyecanla proje gelişmelerini bekliyoruz..&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SUYNwe5XF_I/AAAAAAAAAMM/M_8CURKdaMI/s1600-h/Resim+211.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5279922739717019634" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SUYNwe5XF_I/AAAAAAAAAMM/M_8CURKdaMI/s400/Resim+211.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekan Yardımcısı Yrd. Doç. Mahmut Ayhan'a Sanatın Anadolu Aydınlanması 2010 projesi hakkında görüşlerini sorduk.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SUYOoMTq3xI/AAAAAAAAAMc/zSns8-d-on4/s1600-h/Resim+261.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5279923696799768338" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SUYOoMTq3xI/AAAAAAAAAMc/zSns8-d-on4/s400/Resim+261.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;2010 Avrupa kültür başkenti etkinliği kapsamı altında tasarlanan, Anadolu'nun kültürel yaşamını ve kültürel gelişimini çağdaş bir üslupla, uluslararası platformda sergileme imkanı bulabileceği, "Sanatın Anadolu Aydınlanması" konulu proje hakkında ne düşünüyorsunuz? &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Çok yerinde bir düşünce olarak algılıyorum. Bunu düşünenleri de kutlamak gerekir. Uygarlıkların beşiği olarak kabul edilen Anadoluda yaşayan toplumlar, kendilerinden önce yaşamış olan toplumların kültürel değerlerini hep korumuşlar ve beğendiklerini de sahiplenerek devam ettirmişlerdir. Bu mirasın günümüzdeki sahipleri olarak bizlerin de koruması, ortaya çıkarması ve yeni değerler ekleyerek evrensel kültüre katkıda bulunmamız gerekmektedir. Her olgunun bir temeli olduğu gibi sanatın da bir temeli, gelişim süreci vardır. Bu gelişim süreci sırasında geçmiş uygarlıkların izlerine ne kadar atıfta bulunulursa, ortaya çıkan eserler de o derce insancıl ve evrensel bir değer taşır. Fakültemizin üstlendiği görev de yerel estetik değerlerden hareketle yeni evrensel değerlere ulaşmak olduğu için, bu proje ile kendimize yeni bir çalışma gerekçesi bulmuş olduk.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Sizce Sanatın Anadolu Aydınlanması projesi, üniversitenize ve proje katılımcılarına ne gibi katkıları olacaktır? &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle, üniversitemizin bulunduğu bölge çok eski ve farklı uygarlıkların üst üste yaşadığı bir çevre olmuş. Üniversitemizin yürüttüğü Seyit Ömer Höyüğü kazısı buluntuları milattan önceki 12 000’li yıllara kadar tarihlenmekte, Hitit, Frig, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinin yaşandığı bir bölgede bulunmaktayız. Önemli yerleşim ve kültür kalıntılarının bulunduğu Frig vadilerinin büyük bir kısmı ilimiz sınırları içindedir. Helenistik ve Roma dönemlerinin yaklaşık 100 000 nüfuslu olduğu tahmin edilen Aizanoi kenti kalıntıları buradadır. Bu kentte tarihte bilinen ilk borsacılık işlemlerinin yapıldığını gösteren alanlar ve yazıtlı blok taşlar ile spor karşılaşmalarında kazananlar için kazınmış taşlardan oluşan şampiyonlar anıtı bulunmaktadır. Zevus tapınağı duvarındaki meander diye isimlendirilen motif daha sonraki Selçukluların halı ve kilimleri ile binalardaki taş oymacılıklarına konu olmuştur. Seramik ve çinicilik çok eskilere dayanan kültür ve sanat ürünlerinin hammaddesi olmuştur. Termal kaynaklar şimdi olduğu gibi eski dönemlerde de insanların ilgisini çekmiş ve bir ziyaret yeri olarak önemli bir merkez olmasını sağlamıştır. Şimdi içinde bulunduğumuz böyle bir ortamda sanatsal değerler yaratmak ve bunları daha çok insana göstermek açısından önemli katkılar sağlayacak olan bu proje , üniversitemize ve fakültemize farklı bir kimlik de kazandırmış olacaktır. Projeye katılanlar açısından da bir silkiniş ve kendini bulma, sanat anlayışına zenginlikler katma açısından iyi bir fırsat yaratmış olacaktır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sanatın Anadolu Aydınlanması projesi ile bir farkındalık yaratılabilinir mi? Anadolu'da bulunan üniversitelerdeki genç nesillerin kendi topraklarının taşıdığı kültürden haberdar olmaları kendi bireysel gelişimlerini tamamlamaları açısından ne kadar önemli? Bir öğretmen kimliğinizle yorumlarınızı alabilir miyiz? &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Önce de belirttiğim gibi, içinde bulunduğumuz bu tarihi çevreyi tanıma açısından öğrencilerimizin motivasyon kazanmalarına, ilgilerinin artmasına ve onlarda yeni düşüncelerin ortaya çıkmasına fırsat vereceğini düşünüyorum. Günümüz sanat ürünlerinin, teknolojinin imkanları da kullanılarak köklü ve çağdaş bir görünüm kazanmaları ancak bu tarz motivasyonlarla sağlanabilir. Modern anlayışın ortaya çıkardığı tekil düşüncenin birbirine benzeyen sanat ürünleri yerine, kimliği olan eserlerin yaygınlaşması insanlık adına daha samimi ve anlaşılır bir dünya kurulmasına da vesile olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1 Aralık 2008 DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ BUCA EĞİTİM FAKÜLTESİ &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Buca Eğitim Fakültesi Resim eğitimi bölüm başkanı Prof. Bedri Karayağmurlar bizleri üniversite atölyesinde ağırlayarak proje hakkında görüştük. Bedri Karayağmurların yapmış olduğu çalışmaları yakından görmek bizleri heycanlandırdı. Buca Eğitim fakültesinin proje grubunu sabırsızlıkla bekliyoruz. :)&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SUYL09tSwPI/AAAAAAAAAL8/NqloVPMf5fA/s1600-h/Resim+013.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5279920617684123890" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SUYL09tSwPI/AAAAAAAAAL8/NqloVPMf5fA/s400/Resim+013.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SUYMtW5OBlI/AAAAAAAAAME/mLKnFAaIUI0/s1600-h/Resim+015.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5279921586517706322" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 300px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SUYMtW5OBlI/AAAAAAAAAME/mLKnFAaIUI0/s400/Resim+015.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1 Aralık 2008 DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesini ziyaret ettik. Resim bölüm başkanı Prof. Mümtaz Sağlam ile proje hakkında konuştuk. Dokuz Eylül üniversitesi proje grubu oluşturmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2 Aralık 2008 AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SUYIU6udJ_I/AAAAAAAAALc/avRxRpQaGNU/s1600-h/Resim+038.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5279916768592996338" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SUYIU6udJ_I/AAAAAAAAALc/avRxRpQaGNU/s400/Resim+038.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SUYIU6udJ_I/AAAAAAAAALc/avRxRpQaGNU/s1600-h/Resim+038.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;2 Aralık 2008 Antalya Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesini ziyaret ettik. Temel Eğitim bölümü öğretim görevlisi Ebru Nalan Sülün bize yardımcı olarak tüm ilgili birimlere proje hakkında duyuruyu yaptı. Ali Akdamar, Akdeniz Üniversitesi öğretim görevlileri ve öğrencilerine projenin amacından bahsetti. Resim bölüm başkanı Yrd. Doç. Oğuz Haşlakoğlu ile sanat hakkında ve Sanatın Anadolu Aydınlanması projesi hakkında görüştük. Sanatın Anadolu Aydınlanması projesi Antalya proje grubu oluşturuluyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Akdeniz Üniversitesi proje grup lideri Ebru Nalan Sülün. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SUYIvxArPJI/AAAAAAAAALk/CS9Eq-ylYZ0/s1600-h/Resim+042.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5279917229841530002" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SUYIvxArPJI/AAAAAAAAALk/CS9Eq-ylYZ0/s400/Resim+042.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SUYIU6udJ_I/AAAAAAAAALc/avRxRpQaGNU/s1600-h/Resim+038.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SUYJD99K_KI/AAAAAAAAALs/8i4t3rW4nL0/s1600-h/Resim+045.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5279917576913878178" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SUYJD99K_KI/AAAAAAAAALs/8i4t3rW4nL0/s400/Resim+045.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3288998981724203753-6521009718653262241?l=sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/feeds/6521009718653262241/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3288998981724203753&amp;postID=6521009718653262241' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/6521009718653262241'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/6521009718653262241'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/2008/12/12-kasm-2008-kayseri-erciyes.html' title=''/><author><name>Proje hakkında</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10887942615071000918</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SUYV2dU2CdI/AAAAAAAAAMs/7P-52bs8dRU/s72-c/Resim+500.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3288998981724203753.post-2508766451050011078</id><published>2008-11-19T23:30:00.000-08:00</published><updated>2008-11-19T23:34:46.957-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>Sayın Blog üyeleri,&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Live Sanat olarak düzenlediğimiz sanat aktivitelerini, yeni çıkan ürünlerimizi, seminerlerimizi, Sanatın Anadolu Aydınlanması 2010 projesi etkinliklerimizi ve sanata değin pek çok aktivite haberini sizlerle paylaşacak sanatın farklı dallarında çalışan profesyonel sanatçılarla söyleşilerin yer alacağı LİVE SANAT HABERLERİ Aralık ayı 1. sayısı tüm sanat birimlerine gönderilecektir. Bülteni temin etmek isteyen sanatçı ve sanatla ilgilenen blog üyelerimizin mmirap@lisans-as.com adresine gönderecekleri bilgi maili ile (ad, soyad, telefon, adres) Live Sanat Bülteni adreslerine gönderilecektir.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;Keyifle okumanızı dileriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saygılarımızla&lt;br /&gt;Live Sanat&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3288998981724203753-2508766451050011078?l=sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/feeds/2508766451050011078/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3288998981724203753&amp;postID=2508766451050011078' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/2508766451050011078'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/2508766451050011078'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/2008/11/sayn-blog-yeleri-live-sanat-olarak.html' title=''/><author><name>Proje hakkında</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10887942615071000918</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3288998981724203753.post-4570344186611528123</id><published>2008-11-19T10:48:00.000-08:00</published><updated>2008-11-19T12:11:07.990-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;“SONSUZ MİRASIN FARKINDA OLARAK YAŞAMAK”&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;Gürol Sözen&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SSRjhPja3EI/AAAAAAAAALE/AfqvG_85gaA/s1600-h/DSC02030.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5270446886692248642" style="WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SSRjhPja3EI/AAAAAAAAALE/AfqvG_85gaA/s400/DSC02030.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SSRjhPja3EI/AAAAAAAAALE/AfqvG_85gaA/s1600-h/DSC02030.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Türk ve İslam Eserleri Müzesinde, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve HSBC işbirliği ile Mayıs- Ağustos 2008 tarihleri arasında gerçekleştirilen, “Farklı Kültürlerde Güzeli Arayış” adlı büyük sergi, Anadolu topraklarının on bin yıllık öyküsüydü. Sanırım onbin yılı kapsayan uygarlıkların, günlük yaşamlarında kullandıkları eşyaları bir araya toplayarak, halkın bilgisine sunmak senelerinizi almıştır. Güncelliğini koruyan ve tartışması süren serginin kendisinden ve oluşum sürecinden bize biraz bahseder misiniz? &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Yaşamın kendisi, bir sonsuzluk. Kitabı ve sergisini oluşturduğumuz “On bin yılın öyküsü” ise, Anadolu toprağının sonsuzluğu. Ama bir farkla, sıradan bir&lt;br /&gt;sonsuzluk değil bu. Yeryüzü coğrafyasının kültür ve sanatla taçlanmış onuru. Gelecek kuşakları da besleyecek olan büyük miras.&lt;br /&gt;Yaşamı anlamlı kılan ne var ise o: Şiiri, destanı, resmi, heykeli, müziği, dansı, şöleni, sofrası, mimarisi, evi barkı, savaşı, barışı, sevdası, umutu ve umutsuzluğu.&lt;br /&gt;Kendinize dair ne geliyorsa aklınıza, onun düşü, masalı, öyküsünden notlar bu kitap ve sergi.&lt;br /&gt;Ama kitap ve sergiyi iteleyen başka bir olgu var: 2o yılı aşkın zaman dilimi içinde çıkan kitaplarımız. Bu birikimin öncüleri, yazı ve belgeseller filmler, sergiler dışında, daha önce yayınladığımız kitaplardı: Bin Çeşit İstanbul ve Boğaziçi Yalıları / Akbank Kültür Yayınları. 1989. Ege’den Akdeniz’e Mavi Uygarlık/ Akbank Kültür Yayınları ( Akbank’ın 50. yıl armağan kitabı) 1995-1998. Martıların İstanbul’u. (T. İş Bankası’nın 75. yıl armağan kitabı). 2000. Bulutların Altındaki Uygarlık Anadolu/ T.İş Bankası (Türkçe-İngilizce) 2ooo. Büyük Menderes’in Sularında Priene, Milet, Didim.( Prof.Dr. Zeynep Sözen ve Prof. Dr. Münir Ekonomi ile birlikte)/Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları (Türkçe-İngilizce) 2oo2.&lt;br /&gt;Ve sözünü ettiğiniz serginin öncüsü, HSBC’nin yayınladığı, Anadolu Topraklarında Güzeli Arayış kitabı ise tüm bu birikimin yansımasıydı.&lt;br /&gt;Anadolu topraklarının kültürel zenginliğindeki, ayrıntıların büyük yolculuğu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu kitapların geneline baktığımız da, ortak bir nokta var. Anadolu Uygarlıkları’ndaki birikim bizi Güzeli Arayışa, simgeler dünyasına yönlendiriyor.&lt;br /&gt;Anadolu Uygarlıklarında Güzeli Arayış, Neolitik Çağ’dan, Osmanlıya Güzeli Arayış aslında. Güzeli Arayış, sanatın, toplumsal yaşamın vazgeçilmezi. Yani, hangi çağda olursak olalım, “Güzeli aramak”; yeme içme gibi çok büyük bir ihtiyaç. Biz, güzeli ararken karşımıza bir çok simge çıktı ve bu simgelerden sonra kitap oluştu. Kitap yayına hazırlanırken düşündük ki; belki dediklerimize inanmayabilirler! Çünkü Güzeli Arayışın ana teması, çok erken tarihler olarak, Anadolu gözüküyordu: Çatalhöyük, Çayönü, Kültepe gibi merkezler. Yani, 8.000, 10.000 yıl önce onlar da güzelin peşindeydiler. O zaman, bu işin sergisini de yapmamız zorunluluk haline geldi. Kamuoyuna sunduğumuz ve HSBC tarafından yayınlanan 416 sayfalık Anadolu topraklarında “Güzeli Arayış” kitabı ve bu kitabın bir de görsel öğesi olmalı, dedik. Ardından, Türk ve İslam Eserleri Müzesi Müdürü Seracettin Şahin ve tabii ki Kültür ve Turizm Bakanlığı ile birlikte bu konuda bağlantıya girildi. Ve iki yıl önce sergi hazırlıklarına başladık. Kitap ve sergi HSBC’nin önemli desteği ile gerçekleşti. Bu çalışmalar esnasında Anadolu’da ve İstanbul’da bulunan pek çok müzeden eserler aldık. Bu müzeler; İstanbul’da Topkapı Sarayı, Ayasofya Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzesi, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Malatya Müzesi, Antalya ve Afyon müzelerinden eserler getirdik. Eserler, derken şunu söylemek istiyorum; Bu bir simgeler dünyasıydı. Nokta, daire, kare, iç içe kareler, çapraz, spiral, dikdörtgen, yıldız, ay, güneş, üçgen, gamalı haç, çarkıfelek, meandr, kalp ve daha somut olarak da; aslanlar, çift başlı kartallar, kuşlar, ejderler, rozet çiçekleri vb.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;Bu serginin en önemli noktası; Bugün yaşamımızda kullandığımız eşyalar üzerinde de bu simgelerin var oluşu ve bu simgelerin, 8- 10 bin yıl öncesinde Anadolu’da yaratılmış olması. Kimileri de günümüzden 12 bin yıl öncesine gidiyor. &lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;Anadolu’nun çok önemli bir özelliği var. Binlerce yıl öncesinden günümüze kadar pek çok uygarlık yan yana yada iç içe ve birbirlerinden etkilenmişler. Örneğin; M.Ö. 4- 3 binde, Maden Çağı yaşanmış sonra arkasından bakıyorsunuz Hitit, Frigya, Urartu gibi uygarlıklar. Nemrut Dağı’nda Kommagene Krallığı. Ege ve Akdeniz’de İyonya, Lidya, Likya, Karya, Pamfilya gibi uygarlıklar. Arkalarından, büyük uygarlıklar, Bizans, Selçuklu, Osmanlı… İşte biz bu imajın sergisini, ilk kez gerçekleştirdik. Bir örnek: Üzerinde çizgilerin yer aldığı Neolitik Çağa ait toprak kaplar, baştan başa soru işareti, yani birer efsane. Tarih ise M.Ö. 8 bin- 6 bin. Sanki günümüzün ustalığı.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Anadolu insanının sosyal ihtiyaçlarından çıkan ahşap, taş, halı, kilim ve yazma gibi araç gereçlerin üzerlerine çizdikleri motiflerin amacı güzeli yansıtmak için mi, yoksa bir ticaret kaygısı da düşünebilir miyiz? &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Üretileni, kendisine ve çevresine, beğendirme de diyebiliriz, kaba bir tanımla. En büyük tanığı da doğa.Ticari kaygı işin önceliği değil, çok sonra. Şunu hemen söylemek istiyorum: İnsanoğlu o günün koşullarına göre yaşamı iyileştirirken, yaban hayvanlarını evcilleştirirken ve mağaralarda yaşarken bile çizginin peşindeydi. Bu sergi, çizginin serüvenidir. Olağanüstü bir serüven…Bir başka olgu: Yeme, içme gibi, süslenme de büyük bir ihtiyaç. 8-10 bin yıl öncesinde de boncuklar, takılar vardı ve kadınlar süsleniyordu. Peki, bu boncuklar nereden geliyordu? Kızıl Deniz’den. Kızıl Deniz’in istiridyeleri, salyangozları vs. İşte ticaretin başlangıcı. Ama yalnız süslenme için ticaret yapılmıyordu. Ticaret ilişkileri ile birlikte sanat, aynı anda. Ticaretle birlikte insanlar kendini beğendirme iç güdüsünü taşıyorlardı. Sanat yapıyorum, yapmak istiyorum diye bir gereksinim yok..Sergide şu gerçeği de söylemek istedik: Yeryüzünün tek gerçeği biz değiliz.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Hititli kadınlar yalın giysiler, kumaşlar kullanırlarken, Mısırlı kadınlar daha renkçi ve daha takıp takıştırmaya meraklı idiler. O çağlarda; Mısır, Hitit, Mezopotamya arasında da büyük bağlar var. Mısırdan gemilerle, develerle kervanlar geliyor ama yeme içme ihtiyacı kadar da süs eşyası taşıyorlardı. Asur’dan Anadolu’ya da ticaret kervanları geliyordu. Asur’dan çıkan kervanlar Orta Anadolu ya ilerlerken oralarda koloniler de oluşturdular. İşte bunlara, Asur ticaret kolonileri deniyor. Mezopotamya’dan gelen bir tüccar bakıyor ki Anadolu zengin bir bölge. Konaklama ihtiyacı duyuyor; konakladığı zaman da evler yapıp yerleşiyor. Bu tüccarlar Asur’dan yada Mezopotamya’dan yukarı çıkarken yanlarında armağanlar getiriyordu. Mezopotamya’ya giderken de bu kez Anadolu’dan süs eşyaları götürüyor. Bir Hitit tabletinde; Boğazköy yani Hattuşa’da bulunmuş: Bir kadın tüccar kocasına mektup yazmış. Kadın soruyor: “Sallum Ahum karısına bir ev yaptırdı. Sen bana ne zaman ev yaptıracaksın?Yünün içine koyduğum bir Mina gümüşü kontroller aldılar. Bir daha dikkat et.” Bu tür günlük olaylar tabletlerde yer alıyor. Binlerce yıl önce, o günkü insanların hayata bakışları, günümüz insanlarından farklı değildi. Aynı doğayı gördüler, aynı sularda yıkandılar. Sevdalandılar, ihanetleri, savaşları korkuları yaşadılar ama, güzelin peşini bırakmadılar.Bu nedenle de sanat, ticaret ile birlikte gelişti. Orta Anadolu’dan yada Anadolu’dan, Yunanistan’a ve Orta Avrupa’ya. Hindistan’dan da Anadolu’ya gelen kavimler vardı. Yani sürekli göç olayı. Sürekli, güzeli arayış. Onun için, herkes bedeninde en güzel eşyalarını taşır. 20. yüzyılda da değişen bir şey yok ve beğendirme devam ediyor. Yani, ticaretle birlikte sanat da hayata egemen oluyor. Şunu söylemek isterim: Güzeli arayışın; tek tanrı, çok tanrı, yada Hıristiyan, Müslüman ayrımı ile de ilgisi yok. Kim güzelliği yaratabilirse! Para tanrısının egemen olduğu çağımız, bu nedenle tek gerçeğimiz değil. Kârlılık ile uygarlık bu nedenle eş anlamlı değil.&lt;/em&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Günümüz sanatçılarında niye ağırlıklı olarak batı etkisi görülür. Sizce modern ve geleneksel sanat çatışıyor mu? Yoksa kendi öz kültürümüzü bilmiyoruz da yorumlayamıyor muyuz? &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/strong&gt;&lt;em&gt;Sanat akımları her çağda var. Bellediğimiz ve ezberlediklerimiz yüzyıllara hapsedilemez. Binlerce yıl önce, bronz çağında yapılmış bir heykelin, bugün, nasıl döküldüğünü algılayamıyorsak; o çağlarda yapılmış çocuğunu emziren bir kadın figürünü ya da maden çağında yapılmış törensel simgelerde ki boğa heykellerinin soyutlamasını anlayamıyorsak; biz kendi topraklarımızdaki uygarlıkları yok sayıyoruz demektir. Anadolunun kültür zenginliği, hiçbir toprak diliminde yok. Ayağımıza takılıyor bu uygarlıklar. Yalnızca yaptıkları resim, heykel, bezeme, takı ve yarattıkları mimari ile de değil; bunların yanı sıra şiirleri, destanları ve masallarıyla da onlar varlar. O dönemin en güzel şiirlerini Anadolu Uygarlıkları Şiirleri adı altında Talat S. Halman çevirmişti. Örneğin Gılgamış destanı çok ilginç bir edebiyat örneğidir. Şunu söylemek istiyorum: Doğunun topraklarına ve kendi uygarlıklarımıza at gözlüğü ile bakmamaya çalışalım. Güzeli Arayış sergisinden bir örnek: 16. yy’a ait bir kaftan: Sultan kaftanı. Üzerinde hiçbir süs yok. Siyah bir çuha ama etekleri açıldığı zaman 12-13cm’lik bir atlas dönüyor. Atlasın köşesinde ise kalp simgesi var. Ama o kadar yalın ki, o kadar üzerine basmıyor ki. Hemen yanındaki bir altın bilezik üzerinde de kalp simgesi; Bizans’a ait. Yani 6.yy. İkisinin de arasında 1000 yıl fark var. Bir başka örnek: sergide yer alan iki heykelden birisi M.Ö. 6-7. yy. ait bir atlı heykeli ve hemen yanında da M.S. 13.yy’a ait Henry Moore soyutlamasını anımsatan bir heykel. İki usta arasında 1900 yıl fark var. İkisi de atlı. Biri sırlı biri sırsız. &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SSRlEYR0QrI/AAAAAAAAALU/nMfJDUG226g/s1600-h/DSC02031.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5270448589841384114" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 300px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SSRlEYR0QrI/AAAAAAAAALU/nMfJDUG226g/s400/DSC02031.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;em&gt;Günümüze baktığımız zaman; en büyük yanlışlığımız: Kendi gerçeğimizden kopuk yaşamamız. Kendi edebiyatımıza, topluca, bu topraklarda üretilenlere eğilelimbiraz da... Ama buna, folklor açısından bakılmadan. Yaşadığımızın farkında olmak için, kendimize soru sorarak, yorumlayarak bakmalıyız. Örnekleri çoğaltabiliriz; M.Ö. 4000’de bulunmuş bir kılıç vardı sergide. Üzerinde gümüş üçgenler yer alan bir kılıç. Kılıcın iki yüzünde de üçgenler. Kılıcın hemen yanında da bir küp. M.Ö. 2000 yılına ait olağanüstü güzellikte ki bu küpün, üzerinde de aynı simgeler.Hayatı yanlış algılamayalım, diyorum. Körü körüne öykünmeyelim: bilgiden, araştırmadan yoksun değilsek. Taklit, geçicidir!&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;At gözlüğümüzü takıp, tek gerçeğin 20. ve 21. yüzyıl olduğunu söylersek; Hititli Mursilis’i, Frigyalı kral Midas’ı, İyonyalı Thales’i, Hippodamos’ı, Herodot’u, Homeros’u, Yunus Emre, Mevlana, Karahisari, Mimar Sinan, Pir Sultan, Karacaoğlan ve nice bilgeleri, hayatımızın, düşlerimizin neresine koyacağız?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;/em&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Türkiye ve Avrupa sanatını karşılaştırmamız gerekirse özellikle kendi kültürünü tanıtabilme açısından bizim ülkemizde neler yapılması gerekiyor? &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Büyük toplumlar, ticareti ve onun uzantısı zenginliği yalnız parada görmeyen toplumlardır. Uygarlıklar, hiç bir zaman paranın yalnızlığı üzerine kurulamaz. Para araçtır. Bu bizim yargımız değil, yani ilk altın parayı bulan Lidyalıların metinlerine bakın; gerçek zenginliğin ne olduğunu daha iyi anlarız. Avrupa’nın 13. yüzyılı ile Anadolu’nun 13. yüzyılı iyi karşılaştırılmalı: Ortaçağ ile Anadolu’nun ve Selçuklu döneminin karşılaştırılması lazım. Rönesans, olağanüstü bir dönem; bunun evrenselliğini kimse yadsıyamaz. Mimarlarıyla, sanatçılarıyla: Michelangelo, Leonardo vb. ama biraz geriye dönüp, 13. yüzyılda Mevlana’yı, Yunusları ve Selçukluları da anıımsamamız gerek. Ve bir de eskitilmiş kavramlardan: “Soyut sanat hayata egemendir yada figüratif sanat öne geçmiştir” gibi sınırlamalardan pılı, pırtıyı bırakıp tüymemiz gerek. Her şey figüratif olabildiği gibi her şey soyut da olabilir. Selçuklular neden olağanüstü bir soyutlamaya gittiler; mimaride, süslemede? Doğunun ve batının olağanüstü bir çizgi ve resmetme dünyası var; bunun da çok ayrı bir yere konulması lazım: Düşüncede, görsel öğelerde ve müzikte. Onun için, Anadolu uygarlıkları bir sonsuzluk. Anadolu uygarlıklarına baktığımız zaman, biz buna, simgelerin dünyası ve geleceğin de dünyası diyoruz. Yani, 20 .- 21. yy’da ya da binlerce yıl sonra da olsa, bu simgelerden kimse vazgeçmeyecek. Peki o zaman biz neredeyiz? O zaman Çatalhöyük, Çayönü, Kültepe, Körtiktepe, Göbeklitepe’ye nasıl bakacak ve ne anlayacağız? Onlar müzelik ören yerleri değil. Bugün Bach’ın besteleri ve yorumu neden güncel? Neden Caz sanatı ondan yararlanıyor? Abdulkadir Meragi’lere, Dede Efendi’lere, Itri’lere, III. Selim’lere ve ilahilere de bakalım; biz kimseyle yarış içerisinde değiliz. Bir toplum ancak kültürüyle var olabilir. Kendi topraklarını, gerçeğini; suyunu, bulutunu, ağacını, çiçeğini, didikleyenlerle varolabilir. Bu denli tıka basa dolu bir kültürden, kendimizi dışlamamalıyız. Kendimize yoksul bir ulus gözüyle bakmamalıyız ve el kapısına nöbet durmamalıyız. Metin Sözen; “Biz bu ülkenin kiracısı mıyız?” diyor. Hayır kiracısı değiliz, mal sahibiyiz ama gel de kendi sözüne inan! &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Hiçbir çiçek köksüz değil. Ama yapay çiçeklere özeniyoruz. &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Ülkemizde kendi kültürümüzü topluma anlatmak açısından müzelerin katkısı üzerine neler düşünüyorsunuz? Günümüz müzeleri bunun için yeterli midir sizce? &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Genellikle farkında olmadığımız çok önemli müzelerimiz var. Örneğin, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi görkemli bir müzedir. Topkapı Sarayı, Türk ve İslam Eserleri, Arkeoloji müzeleri de görkemli müzelerdir. Ayasofya, zaten başlıbaşına anıt bir müze. Bunun gibi diğer Anadolu kentlerinde de çok önemli müzeler var ama gezen kim?. En büyük eksiklik, büyük bir varlığın, kültürel mirası üzerine oturmuş bir ulusun yöntemsizliğidir. Kendini dışlamışlığıdır. Bugün Önasya dillerinin metinlerini okuyanları emekliye ayırdık. Hititçe, Urartuca Latince, Grekçe bilenleri ayırdık, Nesih yada Kufi, Talik yazı uzmanları için de aynı şey geçerli. O zaman öykündüğümüz hangi kültür? Hangi inanış, hangi “makbül” çağ? Biz, nereliyiz? Söylevlerde değil. Yaşarken!&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Türkiye’de tarihi eserlerin sağlıklı korunmasına yönelik sağlam bir alt yapı oluşturulduğunu düşünüyor musunuz? &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Ben gene, hayır diyorum. Yani oluşturulmadı. Olanları da ayıkladık… Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u aldığı zaman, özellikle Bizans’lı ustaları için, halka duyurarak “İster İstanbul’u terk etmiş, ister hapiste, ister bu topraklardan uzaklaşmış olsun. Bu kişiler bulunsun ve getirtilip işinin başına oturtulsun,” demiştir. Yani Fatih, yada ondan sonraki sultanların önemli bir kısmı bulundukları toprakların dışında, usta sanatçı kim var ise onları İstanbul’da topluyorlardı. Bu bilinç bugün yok. Örneğin Osmanlı’da “Ehli Hiref” örgütü diye bir örgüt var. Dünyanın neresinde hattat, minyatür ustası, zergeran (kuyumcu), nakkaş var ise bunları İstanbul da topluyor ve onlara önemli akçeler verip, ihsan da bulunuyorlardı. Aynı şekilde önceki uygarlıklarda da örneğin; Hitit’te, Hattuşa’da, Yazılıkaya yakınında sanatçı atölyeleri vardı. Aynı şekilde Ege’ de İyonya’ da, Dionysos sanatçıları: Dionysos sanatçılarının önemi; hangi kente giderlerse gitsinler o kent vergiden muaf tutuluyordu yani sanat destekleniyordu. Nedeni; sanata ve kültüre önem vermeyen toplumlar geleceğe kalamazlardı da ondan. &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Biz kendimizi yoksul bir ulus olarak görebiliriz. Ama bu denli kültürel mirasın üzerinde iken, el kapılarında dileniyorsak, bizim geleceğimiz yok demektir. Kültür bu denli önemsiz, yoksul ve basit değil. &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Neden Anadolu’da bir şehir değil de İstanbul? &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/strong&gt;&lt;em&gt;Anadolu’ da bir çok kent, başkent zaten: Efes, Bergama, Milet, Troya, Side, Hattuşa vb.. Tüm bunların yanı sıra, su uygarlıktır ve çok önemli kentler, hep su kıyısındadır. Milet eskiden bir su kıyısındaydı, tekneyle ticaret yapılabilmesi için. Büyük uygarlıkların başkentleri, genellikle suyun kıyısında kurulan kentlerdir. İstanbul’un kültür başkenti olmasındaki en büyük neden sanıyorum, Bizans’ın ve Osmanlı’nın görkemli bir su kıyısındaki bu kente siyasal ve kültürel olarak hakim olmasından kaynaklanıyor. İki büyük uygarlık; birisi 1100 yılı aşkın sürmüş, diğeri ise 500 yıla yakın. İstanbul’un 2010 yılı için başkent seçilmesinin etkili olmasının nedenlerinden birisi bu. İstanbul’un tarihsel birikimi ve doğal zenginliği de bir başka etken. Ama önemli olan bir başka neden daha var: Günümüz Türkiye’sinde, sanatın da başkenti gene İstanbul. &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Sizin de danışma kurulunda yer aldığınız, 2010 Avrupa kültür başkenti etkinliği kapsamı altında tasarlanan, Anadolu’nun kültürel yaşamını ve kültürel gelişimini çağdaş bir üslupla, uluslararası platformda sergileme imkanı bulabileceği, “Sanatın Anadolu Aydınlanması” konulu proje hakkında ne düşünüyorsunuz? &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/strong&gt;&lt;em&gt;Bu proje, önemli; çünkü İstanbul’un dışında, uygarlıkların başkentleri de var, demiştim. Şu açıdan önemli; sanat dünyanın her yerinde belirli merkezlerde yapılır, üniversiteler gibi. Ama bugün, yanlış bir politika nedeniyle, neredeyse her kentte üniversite kuruluyorsa da, bu üniversitelerin sanat bölümlerine de ivme kazandırmak denenmelidir: Eski uygarlıkların merkezleri yada merkezlerine yakın üniversiteler ile bu kentler ilişkilendirilerek. Büyük üniversiteler, dünyada, büyük merkezlerde toplanmıştır. Sanat da doğal olarak o merkezlerde yapılır. “Bu, kaymağı yemek” olarak algılanmamalı. “Kültür kentleri”, güncelliği yoğun olan kentlerdir. Ama diğer taraftan da sanat başka kentlerde yapılmaz anlamını taşımıyor. Sanat evrensel bir olgu. Her toprak parçasının her biriminde sanat üretebilir insan. &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Ayrıca Anadoluda ki açılan bir üniversitenin sanat bölümleri de var. Anadolu, yeme içmeden, halısına, kilimine, oyasına, türküsüne kadar zengin bir birikime sahip. İşte bu nedenle de bu projenin gelişmesi ve yaygınlaşması gerekiyor. Bu nedenle, geçmiş uygarlıkların çok önemli kültürel merkezlerinde bu projenin tartışılması gerekiyor. Örneğin Van Üniversitesi ise, Urartu; Çanakkale Üniversitesi ise Troya’dan o üniversitelerin kültürel birikimleri nasıl yararlanır? Hangi toprak diliminde olursak olalım, uygarlıklar ülkesinde bir eserin çağdaş sanatçıları da etkileyebileceğinin örnekleri sunulmalıdır. Ve burada din, dil, ırk ayrımı yapılmadan. Kapıları açık olmayan kentler, yalnız kentlerdir. Çünkü kendimizi olduğu gibi toplumu da çok yanlış bir yerlere sürükleyebiliriz. Ve kendi içimize kapanırız; hele bunun adı kültür ve sanat ise. Bir başka şey de var: Bu toprakların on bin yıldan öte bir geçmişi. Bu geçmişin bir bütün olduğunu unutmayalım. Anadolu coğrafyası ile oynamayalım.O nedenle de bu proje iğme kazandırmak, toplumsal yalnızlığımızı azaltmak adına, küçük ama çok önemli bir başlangıç projesidir. Mümkünse, Yunus gibi Mevlana gibi söyleyelim.Karahisari gibi hat çekelim.Antihakos gibi dağ başlarına anıtsal heykeller dikelim ve unutmayalım: Onlar adsız birer usta yontucuydu. Bizim ise adımız var!..&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;“Farklı Kültürlerde Güzeli Arayış” sergisi ile Anadolu’da binlerce yıl ev sahipliği yapmış medeniyetlerin güzelliğe dair bıraktıkları izleri gözler önüne serdiniz.. “Sanatın Anadolu Aydınlanması” projesi ile “Farklı Kültürlerde Güzeli Arayış” sergisini ilişkilendiriyor musunuz? &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;Kesinlikle ilişkilendiriyorum. Zaten birbirini doğuran projeler. Farklı kültürler, derken şunu diyoruz, “Ey ahali artık tek tanrı çok tanrı” düşüncesinden, ayırımından vazgeçin. Bir tek gerçek var; sanatın evrenselliğini oluşturmak. Şiiri olmayan bir toplum hiç bir yere gidemez. Masalları olmayan bir toplum hiç bir yere gidemez. Bugün 20. yy’ın masalı yok, 21. yüzyılın da. Şimdi biz bunları yaratamıyor isek, o zaman, yaşadığımız günü, geleceğe taşıyamayız. Ulusal zenginliğimizi, kültürümüzü kesin kez elimizden kaçırmış oluruz. Bir yalana da satılmayalım: “Artık, ben varım.” Hayır; her birey ve toplumun kendi kimliği vardır. Kendi nakışı, sesi vardır. Bunu yok edemezsiniz. O nedenle farklı kültürlere sarılıyoruz. Farklı kültürlerle bütünlenmiş bir Anadolu coğrafyası bu. Kimi zaman Mevlana’ya, kimi zaman Yunus Emre’ye, kimi zaman da anonim olduğu dillendirilen bir tanım “Güzel birdir. Sen aynaları çoğaltırsan o da çoğalır,” sözüne sığınmamız gerekiyor. Biz kitabımızda da, “Farklı Kültürlerde Güzeli Arayış” sergisinde de aynı tanımı seçtik. “Güzel birdir. Sen aynaları çoğaltırsan o da çoğalır,” diyoruz ki, “sen bu projeye katılırsan, sen kendini bu projenin içinde ve bu uygarlıkların özünde görürsen, ancak, güzeli gelecek kuşaklara aktarırsın,”diyoruz. Evet, “Sanatın Anadolu Aydınlanması” ancak, Anadolu da ki her kent kendi aynasını uygarlıklara tutarak çağdaş dünya yaratabilir. Anadolu toprağına çömelip tespih çekmekle bu iş olmuyor.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Her çeşit rengin varolduğu toprakları bellemek gerek!&lt;/em&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Sizce, 2010 için geliştirilen projelerde kendi kültürümüzün farkındalığı sağlanabilecek mi bunun toplumumuz için ne gibi faydaları olabilir? &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Ancak kapıyı aralayabilir. Şundan ötürü kapıyı aralayabilir: Örneğin, “İstanbul festivali” çok önemli; tiyatro, müzik, caz, sinema vb. çok önemli. Her kentte kültür evlerinin açılması da çok önemli. Mimari dokunun, eski kent dokusunun onarılması, Anadolu’da ÇEKÜL’ün (Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma Vakfı) kazandırdığı ve gittikçe de boyutlanan ve onarılan her yapıya işlevsellik verilmesi çok çok önemli. Olağanüstü bir imece. Ama, 2010 İstanbul projesinin bu boyutta ne denli etkin olacağını bilemiyorum. En azından, görsel olarak; müziğiyle, dansıyla, edebiyatıyla, sergileriyle, müzeleriyle bir hareketi başlatmış olması çok önemli. Ama şu kanıdayım: Devlet ricali, yani, üst düzey de olanlar, bunun farkında mı? &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Her imparator, ister dağ başında ki Kommagene Kralı Antihokos, Selçuklu Kralı İzzettin Keykavus ya da Büyük İskender gibi olsun, (Büyük İskender Homores el yazmalarını toplayan biriydi.) Michelangelo’ya destek veren ve kendi mezar anıtını yaptıran Medici ailesi de “geleceğe ancak sanatın gücü ile kalınır”, düşüncesiyle Michelangelo’nun sanatını desteklemişti. Bugün, Medici, adı bilinmiyor ama Michelangelo, bir efsane… &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Selçuklu Sultanı, İzzettin Keykavus’da sanatçı, edebiyatçı ve tarihçiler ile bir aradaydı. Salt, bir araya gelip, yemek yemekle bu iş olmuyor. Ne var ki şu anda kendi topraklarının uygarlıklarını, dışlayan bir toplumuz. O yüzden de tek çıkış; sivil toplum örgütlerini, geliştirmek. “Sanatın Anadolu Aydınlanması” projesi, bugün değil belki ama yarın çoğalarak yeni boyutlar kazanabilir."&lt;br /&gt;Biz de yarınlara kalmak istiyorsak bu çapaçul yaşamdan bir an önce vazgeçmemiz gerek. Yoksulluk ve toplumsal yalnızlığımız; kültürel yoksunluğumuz aslında, tıka basa dolu, varolan ve üretken binlerce yılı farketmemek...&lt;br /&gt;Yani, öncesini göremeyen bir gözün, geleceği görmesi mümkün değil. &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Onca saptamadan sonra; günümüz ve gelecek adına yorumunuz nedir?&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Korkuyoruz: Hayatın sonsuzluğundan korkuyoruz. Korkuyoruz: Kendi gerçeğimizden, toprağımızdan, geçmişin gücünden korkuyoruz. &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Korkuyoruz: Bilgiden, bilgelerden, sanattan, sanatçılardan, doğrulardan korkuyoruz. Kıpırdayan her şeyden korkuyoruz. Yeşeren, çiçeklenen doğadan korkuyoruz. &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Korkuyoruz: Şiirden, şarkılardan, masallardan, seslerden, giysilerden, çıplaklıktan, aydınlıktan korkuyoruz. &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Korkuyoruz: Mavinin, bulutun, yağmurun sesinden yani kendimizden korkuyoruz.&lt;br /&gt;Her şeyi biliyorum sanmak ta korkunun, güvensizliğin bir parçası. &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Oysa korku, sanatı yaratamaz. Korku, hiçbir çağa egemen olamaz. Bilelim ki karanlık, aydınlıkla yer değiştirir. Bu topraklarda, on bin yıldan beri varolan gerçek; sanatın evrenselliğidir. &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Madem ki yeryüzüne yaşamak üzere geldik; sonsuz mirasın farkında olarak, korkusuzca ama sanatın gölgesinde, sorgulayarak, üreterek yaşayalım. Doğa en büyük tanığımız… &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3288998981724203753-4570344186611528123?l=sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/feeds/4570344186611528123/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3288998981724203753&amp;postID=4570344186611528123' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/4570344186611528123'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/4570344186611528123'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/2008/11/sonsuz-mirasin-farkinda-olarak-yaamak.html' title=''/><author><name>Proje hakkında</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10887942615071000918</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SSRjhPja3EI/AAAAAAAAALE/AfqvG_85gaA/s72-c/DSC02030.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3288998981724203753.post-5739669991287729849</id><published>2008-11-03T05:07:00.000-08:00</published><updated>2008-11-04T02:12:09.518-08:00</updated><title type='text'>24 EKİM 2008 CUMA GÜNÜ TAKSİM THE MARMARA OTELİNDE DÜZENLENEN SANATIN ANADOLU AYDINLANMASI II. DANIŞMA KURULU TOPLANTISI</title><content type='html'>Sanatın Anadolu Aydınlanması 2010 Proje destekçisi Lisans Kırtasiye (Live Sanat) 24 Ekim 2008 Cuma Günü Taksim The Marmara Otelinde II. Danışma Kurulu Toplantısını düzenledi.&lt;br /&gt;Toplantıya katılanlar; Ali Akdamar, Sevil Arslan, Refik Durbaş, Devrim Erbil, Adem Genç, Mihriban Mirap, Ferit Özşen, Leyla Pınar, Mayir Saranga, Gürol Sözen, Özlem Toprak, Erkal Yavi (isimler soyad alfabetik sırasına göre yazılmıştır.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ756HtP_bI/AAAAAAAAAKk/g5af242vvl4/s1600-h/DSC09603.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264419791339257266" style="WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ756HtP_bI/AAAAAAAAAKk/g5af242vvl4/s400/DSC09603.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ75lTdzdII/AAAAAAAAAKc/NlNT1hbOamA/s1600-h/DSC09597.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264419433718445186" style="WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ75lTdzdII/AAAAAAAAAKc/NlNT1hbOamA/s400/DSC09597.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ75UiqfkAI/AAAAAAAAAKU/Zxz6sUltAS4/s1600-h/DSC09573.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264419145740423170" style="WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ75UiqfkAI/AAAAAAAAAKU/Zxz6sUltAS4/s400/DSC09573.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ75EqgH2pI/AAAAAAAAAKM/2MUWBwihi9U/s1600-h/Resim+284.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264418872966503058" style="WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ75EqgH2pI/AAAAAAAAAKM/2MUWBwihi9U/s400/Resim+284.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ74uxW3ssI/AAAAAAAAAKE/YbgZPpof_GU/s1600-h/Resim+266.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264418496849621698" style="WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ74uxW3ssI/AAAAAAAAAKE/YbgZPpof_GU/s400/Resim+266.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ74dX9aMHI/AAAAAAAAAJ8/5WKZB87ywmg/s1600-h/Resim+226.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264418197974167666" style="WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ74dX9aMHI/AAAAAAAAAJ8/5WKZB87ywmg/s400/Resim+226.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ74L3oKsyI/AAAAAAAAAJ0/kUfNpNR44nY/s1600-h/Resim+191.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264417897237361442" style="WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ74L3oKsyI/AAAAAAAAAJ0/kUfNpNR44nY/s400/Resim+191.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3288998981724203753-5739669991287729849?l=sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/feeds/5739669991287729849/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3288998981724203753&amp;postID=5739669991287729849' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/5739669991287729849'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/5739669991287729849'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/2008/11/24-ekim-2008-cuma-gn-taksim-marmara.html' title='24 EKİM 2008 CUMA GÜNÜ TAKSİM THE MARMARA OTELİNDE DÜZENLENEN SANATIN ANADOLU AYDINLANMASI II. DANIŞMA KURULU TOPLANTISI'/><author><name>Proje hakkında</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10887942615071000918</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ756HtP_bI/AAAAAAAAAKk/g5af242vvl4/s72-c/DSC09603.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3288998981724203753.post-8039447474420872618</id><published>2008-11-02T07:47:00.001-08:00</published><updated>2008-11-04T00:41:36.847-08:00</updated><title type='text'>PROJEYİ ANLATMAK İÇİN ÜNİVERSİTELERİ ZİYARET ETTİK..</title><content type='html'>&lt;strong&gt;18 Eylül 2008 ESKİŞEHİR ANADOLU ÜNİVERSİTESİ GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı &lt;strong&gt;Prof. Dr. Zehra Çobanlı&lt;/strong&gt; ile Sanatın Anadolu Aydınlanması Projesi hakkında görüşme gerçekleştirdik. Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olarak projede yer alacaklarını bildirdiler. Proje için &lt;strong&gt;Yrd. Doç. Mustafa Ağatekin&lt;/strong&gt; liderliğinde proje grubu oluşturuluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;19 Eylül 2008 BURSA ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Resim bölüm başkanı &lt;strong&gt;Doç. Ahmet Şinasi&lt;/strong&gt; &lt;strong&gt;İşler&lt;/strong&gt;' in atölyesinde projeden konuştuk. Güzel Sanatlar Fakültesinin henüz mezun vermemesi ve öğretim üyesinin az olmasından dolayı Bursa'da bulunan güzel sanatlar birimlerinden destek sağlanarak bir proje grubu oluşturulmasına karar verildi. Uludağ Üniversitesi eğitim fakültesi, güzel sanatlar fakültesi, güzel sanatlar lisesi ve bağımsız sanatçılardan oluşan bir grup oluşturuldu.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;13 &lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_0"&gt;Ekim&lt;/span&gt; 2008 &lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_1"&gt;DİYARBAKIR&lt;/span&gt; &lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_2"&gt;DİCLE&lt;/span&gt; &lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_3"&gt;ÜNİVERSİTESİ&lt;/span&gt; &lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_4"&gt;ZİYA&lt;/span&gt; &lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_5"&gt;GÖKALP&lt;/span&gt; &lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_6"&gt;EĞİTİM&lt;/span&gt; &lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_7"&gt;FAKÜLTESİ&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3Ph3pmruI/AAAAAAAAAGU/bY9KxQSheBk/s1600-h/Resim+033.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3MMtm7a1I/AAAAAAAAAF0/a6icn2OeWU0/s1600-h/Resim+018.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264088058239347538" style="WIDTH: 453px; CURSOR: hand; HEIGHT: 315px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3MMtm7a1I/AAAAAAAAAF0/a6icn2OeWU0/s400/Resim+018.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_8"&gt;Güzel&lt;/span&gt; &lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_9"&gt;Sanatlar&lt;/span&gt; &lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_10"&gt;Eğitimi&lt;/span&gt; &lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_11"&gt;Resim&lt;/span&gt; &lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_12"&gt;bölüm&lt;/span&gt; &lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_13"&gt;başkan&lt;/span&gt;ı &lt;strong&gt;&lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_14"&gt;Yrd&lt;/span&gt;. &lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_15"&gt;Doç&lt;/span&gt;. Ali Osman &lt;/strong&gt;&lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_16"&gt;&lt;strong&gt;Alakuş &lt;/strong&gt;ve&lt;strong&gt; &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_17"&gt;Öğretim&lt;/span&gt; &lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_18"&gt;görevlisi&lt;/span&gt; &lt;strong&gt;&lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_19"&gt;Yrd&lt;/span&gt;. &lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_20"&gt;Doç&lt;/span&gt;. &lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_21"&gt;Nimet&lt;/span&gt; &lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_22"&gt;Keser&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_29"&gt;ile&lt;/span&gt; &lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_30"&gt;Sanat&lt;/span&gt;ın &lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_31"&gt;Anadolu&lt;/span&gt; &lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_32"&gt;Ayd&lt;/span&gt;ı&lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_33"&gt;nlanmas&lt;/span&gt;ı &lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_34"&gt;Projesi&lt;/span&gt; &lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_35"&gt;hakk&lt;/span&gt;ı&lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_36"&gt;nda&lt;/span&gt; &lt;span class="blsp-spelling-error" id="SPELLING_ERROR_37"&gt;görüştük&lt;/span&gt;..&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3NVpDYPSI/AAAAAAAAAF8/hG5JHhY88bA/s1600-h/Resim+035.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264089311146949922" style="WIDTH: 464px; CURSOR: hand; HEIGHT: 301px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3NVpDYPSI/AAAAAAAAAF8/hG5JHhY88bA/s400/Resim+035.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3OR21h_9I/AAAAAAAAAGE/8iKO9JJslrI/s1600-h/Resim+036.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264090345639116754" style="WIDTH: 464px; CURSOR: hand; HEIGHT: 318px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3OR21h_9I/AAAAAAAAAGE/8iKO9JJslrI/s400/Resim+036.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;Resim eğitimi bölümü ile Sanatın Anadolu Aydınlanması projesi üzerine interaktif bir toplantı düzenlendi. Toplantıya katılan öğrenciler ve öğretmenler görüş ve yorumlarını proje danışmanı Ali Akdamar ile paylaştılar. Projeye grubu oluşturuluyor.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;14 Ekim 2008 ANKARA HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3U-dckT-I/AAAAAAAAAGc/J96gyf-LSAc/s1600-h/Resim+053.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264097708987404258" style="WIDTH: 463px; CURSOR: hand; HEIGHT: 327px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3U-dckT-I/AAAAAAAAAGc/J96gyf-LSAc/s400/Resim+053.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3Vo6WB9EI/AAAAAAAAAGk/C_fhLqp1GfU/s1600-h/Resim+055.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264098438299120706" style="WIDTH: 461px; CURSOR: hand; HEIGHT: 308px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3Vo6WB9EI/AAAAAAAAAGk/C_fhLqp1GfU/s400/Resim+055.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölüm Başkanı &lt;strong&gt;Doç. İsmail Ateş&lt;/strong&gt; ve öğretim üyesi &lt;strong&gt;Yrd. Doç. Mustafa Salim Aktuğ&lt;/strong&gt; ile Sanatın Anadolu Aydınlanması projesinin amacından, yapılması gerekenlerden ve 2010 sergi mekanları üzerine görüşme gerçekleştirdik. 2010'da Hacettepe Üniversitesi ürettikleri proje ile Sanatın Anadolu Aydınlanmasındalar. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;14 Ekim 2008 ANKARA BAŞKENT ÜNİVERSİTESİ GÜZEL SANATLAR TASARIM VE MİMARLIK FAKÜLTESİ&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3aKARDQAI/AAAAAAAAAGs/_8mCCd9PMTU/s1600-h/Resim+058.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264103404871041026" style="WIDTH: 468px; CURSOR: hand; HEIGHT: 347px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3aKARDQAI/AAAAAAAAAGs/_8mCCd9PMTU/s400/Resim+058.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Başkent Üniversitesi Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Dekanı &lt;strong&gt;Prof. Dr. Adnan Tepecik&lt;/strong&gt;'i 2010 projesini görüşmek üzere ziyaret ettik. Projede yer alan üniversite, proje grup lideri olarak grafik ve görsel sanatlar araştırma görevlisi İnanç İlisulu'yu görevlendirdi. Projeye grafik sanatları ile katılmayı planlayan Başkent Üniversitesi Tasarım fakültesi Sanatın Anadolu Aydınlanması projesine farklı bir soluk getireceği şüphesiz..&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;14 Ekim 2008 ANKARA' da KANAL B' ye PROJEMİZDEN BAHSETTİK...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3e8UT3puI/AAAAAAAAAG8/gpfPYue8uGs/s1600-h/Resim+061.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264108667291543266" style="WIDTH: 316px; CURSOR: hand; HEIGHT: 402px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3e8UT3puI/AAAAAAAAAG8/gpfPYue8uGs/s400/Resim+061.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;2010'a giden süreçte üniversitelerde düzenleyeceğimiz proje ile ilgili seminer ve söyleşileri herkesle paylaşabilme görüşündeyiz. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;15 Ekim 2008 VAN YÜZÜNCÜ YIL ÜNİVERSİTESİ GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ VE GÜZEL SANATLAR EĞİTİM FAKÜLTESİ &lt;/div&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3eIS4-1bI/AAAAAAAAAG0/3-c732otsvo/s1600-h/Resim+097.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264107773557134770" style="WIDTH: 468px; CURSOR: hand; HEIGHT: 323px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3eIS4-1bI/AAAAAAAAAG0/3-c732otsvo/s400/Resim+097.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3kRDRXbnI/AAAAAAAAAHc/G2Z-scvUULA/s1600-h/Resim+090.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264114521053032050" style="WIDTH: 469px; CURSOR: hand; HEIGHT: 353px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3kRDRXbnI/AAAAAAAAAHc/G2Z-scvUULA/s400/Resim+090.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Van Yüzüncü Yıl Güzel Sanatlar Fakültesi ve Güzel Sanatlar Eğitim Fakültesi öğretim görevlileri ve öğrencilerine, Sanatın Anadolu Aydınlanması projesi ile ilgili bir sunum gerçekleştirildi. Proje danışmanı Ali Akdamar Projenin amacından ve 2010'a kadar giden süreçten bahsetti.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3k57wAb3I/AAAAAAAAAHk/7Nf7rUswXq4/s1600-h/Resim+113.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264115223408701298" style="WIDTH: 467px; CURSOR: hand; HEIGHT: 322px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3k57wAb3I/AAAAAAAAAHk/7Nf7rUswXq4/s400/Resim+113.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3mzVKARmI/AAAAAAAAAHs/6PjU-ZQq46Y/s1600-h/Resim+109.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264117308992800354" style="WIDTH: 300px; CURSOR: hand; HEIGHT: 399px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3mzVKARmI/AAAAAAAAAHs/6PjU-ZQq46Y/s400/Resim+109.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sanatın Anadolu Aydınlanması Proje lideri, Güzel Sanatlar Eğitimi Resim Bölüm başkanı &lt;strong&gt;Yrd. Doç. Ruhi Konak&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3o_1grxNI/AAAAAAAAAH0/pmsn4GuMemQ/s1600-h/Resim+116.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264119722859545810" style="WIDTH: 467px; CURSOR: hand; HEIGHT: 322px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3o_1grxNI/AAAAAAAAAH0/pmsn4GuMemQ/s400/Resim+116.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Resim Eğitim bölümü 4. sınıf resim atölyesi öğrencileri&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Projemizi Yüzüncü yıl öğretim görevlileri ve öğrencileri ile buluşturmamıza yardımcı olan Fen Edebiyat Fakültesi öğretim görevlisi &lt;strong&gt;Rafet Çelebi&lt;/strong&gt;'ye çok teşekkür ederiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3svwAbV9I/AAAAAAAAAIU/GykfLAJyRZ0/s1600-h/Resim+134.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264123844550678482" style="WIDTH: 470px; CURSOR: hand; HEIGHT: 307px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3svwAbV9I/AAAAAAAAAIU/GykfLAJyRZ0/s400/Resim+134.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Yüzüncü Yıl Üniversitesine gelmişken Van Gölünü görmeden ayrılmadık :)&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;23 Ekim 2008 KONYA SELÇUK ÜNİVERSİTESİ GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ33bbqScGI/AAAAAAAAAIc/RDJcyoQPsWs/s1600-h/Resim+167.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264135590119632994" style="WIDTH: 472px; CURSOR: hand; HEIGHT: 311px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ33bbqScGI/AAAAAAAAAIc/RDJcyoQPsWs/s400/Resim+167.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencileri ve öğretim görevlilerine Sanatın Anadolu Aydınlanması 2010 projesi tanıtıldı.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Resim Bölüm başkanı &lt;strong&gt;Doç. Hüseyin Elmas&lt;/strong&gt; 2010 proje grup lideri olmayı kabul etti ve İstanbul' a döndüğümüz günün sonrası Hüseyin Bey'den öğrendik ki, Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar fakültesi 20 kişi civarında bir ekip oluşturmuş. Projede ,3 heykel, 3 seramik, 3 grafik, 11 resim çalışan kişi olacak. Bunların içinde akademisyen, lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencileri yer alacak. Proje Konya'da hızlı ilerliyor :)&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ35A4cW-7I/AAAAAAAAAIk/joxXtmhWcY4/s1600-h/Resim+165.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264137333012626354" style="WIDTH: 470px; CURSOR: hand; HEIGHT: 314px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ35A4cW-7I/AAAAAAAAAIk/joxXtmhWcY4/s400/Resim+165.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ36A0kzApI/AAAAAAAAAIs/ZSQJ6G9dPBM/s1600-h/Resim+182.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264138431485903506" style="WIDTH: 470px; CURSOR: hand; HEIGHT: 302px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ36A0kzApI/AAAAAAAAAIs/ZSQJ6G9dPBM/s400/Resim+182.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Sanatın Anadolu Aydınlanması 2010 proje destekçisi Lisans kırtasiye (Live Sanat)&lt;strong&gt; &lt;/strong&gt;Sanatsal malzemelerini tanıtarak Selçuk Üniversitesi öğrencilerininde katılımıyla workshop gerçekleştirdi.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;30 Ekim 2008 HATAY MUSTAFA KEMAL ÜNİVERSİTESİ GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ VE GÜZEL SANATLAR EĞİTİMİ FAKÜLTESİ&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ67FDA-zXI/AAAAAAAAAI0/DxvcWRx_dfg/s1600-h/Resim+378.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264350709825850738" style="WIDTH: 464px; CURSOR: hand; HEIGHT: 338px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ67FDA-zXI/AAAAAAAAAI0/DxvcWRx_dfg/s400/Resim+378.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Mustafa Kemal Üniversitesi Öğretim görevlileri &lt;strong&gt;Abdulkadir Öztürk&lt;/strong&gt; ve &lt;strong&gt;Yrd. Doç. Adem Çelik&lt;/strong&gt; ile Sanatın Anadolu Aydınlanması projesi üzerine görüştük.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ68HfPZR3I/AAAAAAAAAI8/UolYnivQdFM/s1600-h/Resim+383.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264351851273865074" style="WIDTH: 466px; CURSOR: hand; HEIGHT: 314px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ68HfPZR3I/AAAAAAAAAI8/UolYnivQdFM/s400/Resim+383.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Güzel Sanatlar Eğitimi ve Güzel sanatlar fakültesi öğretim görevlileri ile bir toplantı düzenleyerek 2010 projesinin amacından, danışma kurulunun gerçekleştireceği seminerlerden, proje grubunun oluşmasından, proje bülteni, web sayfası gibi pek çok konu üzerine görüşüldü. Öğretim Görevlileri proje hakkındaki görüşlerini ve sorularını Ali Akdamar ile paylaştılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ6-cUSWK3I/AAAAAAAAAJM/bfafCRfQNjc/s1600-h/Resim+393.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264354408133962610" style="WIDTH: 470px; CURSOR: hand; HEIGHT: 351px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ6-cUSWK3I/AAAAAAAAAJM/bfafCRfQNjc/s400/Resim+393.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Lisans Kırtasiye A.Ş. ' nin Yönetim Kurulu Başkanı Mayir Saranga, Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi ziyaretimizde bizlerleydi. Üniversite öğretim görevlileri ile gerçekleştirilen sohbette tarihi değerlerimizin tekrardan gündeme getirilerek Aydınlanma- Farkındalık- Çağdaşlaşma yaratılması hedeflenen, 2010'a kadar olan süreçte Lisans Kırtasiye (Live Sanat) projenin destekçisi olarak yer alacak.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ7FMsPmUPI/AAAAAAAAAJU/A2PWWrpBW18/s1600-h/Resim+459.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264361836268376306" style="WIDTH: 470px; CURSOR: hand; HEIGHT: 339px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ7FMsPmUPI/AAAAAAAAAJU/A2PWWrpBW18/s400/Resim+459.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Hatay Arkeoloji müzesini ziyaret ettik.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ7KnXQTlnI/AAAAAAAAAJc/fqLcA_eP0mc/s1600-h/Resim+404.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264367792048805490" style="WIDTH: 472px; CURSOR: hand; HEIGHT: 334px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ7KnXQTlnI/AAAAAAAAAJc/fqLcA_eP0mc/s400/Resim+404.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ7Le1odHeI/AAAAAAAAAJk/E1BpNHaKFJE/s1600-h/Resim+433.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ7Le1odHeI/AAAAAAAAAJk/E1BpNHaKFJE/s1600-h/Resim+433.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264368745095962082" style="WIDTH: 473px; CURSOR: hand; HEIGHT: 307px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ7Le1odHeI/AAAAAAAAAJk/E1BpNHaKFJE/s400/Resim+433.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Hatay Arkeoloji müzesinde 18.100 parça arkeolojik eser, 1.050 etnografik eser, 13.820 sikke, 1.347 mühür olmak üzere toplam 34.317 eser bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ7MTvW3kRI/AAAAAAAAAJs/bdwDXvDBNyM/s1600-h/Resim+450.jpg"&gt;&lt;/a&gt;Müze yöredeki kazılardan elde edilen çeşitli tarihi eserlerin yanında Dünyanın 2. büyük mozaik müzesidir. Müzedeki mozaikler 2. ve 5. yy'ları arası Roma ve Bizans dönemlerini kapsayıp mitolojik olaylar ve kişiler sembolize edilmektedir.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3288998981724203753-8039447474420872618?l=sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/feeds/8039447474420872618/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3288998981724203753&amp;postID=8039447474420872618' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/8039447474420872618'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/8039447474420872618'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/2008/11/projeyi-anlatmak-iin-niversiteleri.html' title='PROJEYİ ANLATMAK İÇİN ÜNİVERSİTELERİ ZİYARET ETTİK..'/><author><name>Proje hakkında</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10887942615071000918</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ3MMtm7a1I/AAAAAAAAAF0/a6icn2OeWU0/s72-c/Resim+018.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3288998981724203753.post-6260072630516794525</id><published>2008-11-02T07:30:00.000-08:00</published><updated>2008-11-03T08:11:33.713-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ8iVy1ENQI/AAAAAAAAAK0/o26L9UQNU5s/s1600-h/afiÅ+3.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264464247236343042" style="WIDTH: 466px; CURSOR: hand; HEIGHT: 861px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ8iVy1ENQI/AAAAAAAAAK0/o26L9UQNU5s/s400/afi%C5%9F+3.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3288998981724203753-6260072630516794525?l=sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/feeds/6260072630516794525/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3288998981724203753&amp;postID=6260072630516794525' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/6260072630516794525'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/6260072630516794525'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/2008/11/blog-post.html' title=''/><author><name>Proje hakkında</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10887942615071000918</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ8iVy1ENQI/AAAAAAAAAK0/o26L9UQNU5s/s72-c/afi%C5%9F+3.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3288998981724203753.post-3297712678532562123</id><published>2008-11-02T06:57:00.000-08:00</published><updated>2009-01-08T07:07:37.051-08:00</updated><title type='text'>SANATIN ANADOLU AYDINLANMASI 2010 PROJESİNE KATILAN\ KATILACAK ÜNİVERSİTELER</title><content type='html'>Projeye katılması için 12 üniversite belirlenmişti. Fakat pek çok bağımsız sanatçıyla üniversite öğretim üyesi, projeyi destekleyince, 24 Ekim 2008 tarihinde The Marmara Otelinde düzenlenen Sanatın Anadolu Aydınlanması II. Danışma Kurulu toplantısı kararı ile üniversite sayısı 20'ye çıkarıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. &lt;strong&gt;ANKARA&lt;/strong&gt;- Hacettepe Üniversitesi&lt;br /&gt;2. &lt;strong&gt;BURSA&lt;/strong&gt;- Uludağ Üniversitesi&lt;br /&gt;3. &lt;strong&gt;ÇANAKKALE&lt;/strong&gt;- Onsekiz Mart Üniversitesi&lt;br /&gt;4. &lt;strong&gt;DİYARBAKIR&lt;/strong&gt;- Dicle Üniversitesi&lt;br /&gt;5. &lt;strong&gt;ERZURUM&lt;/strong&gt;- Atatürk Üniversitesi&lt;br /&gt;6. &lt;strong&gt;ESKİŞEHİR&lt;/strong&gt;- Anadolu Üniversitesi&lt;br /&gt;7. &lt;strong&gt;KONYA&lt;/strong&gt;- Selçuk Üniversitesi&lt;br /&gt;8. &lt;strong&gt;TOKAT&lt;/strong&gt;- Gaziosmanpaşa Üniversitesi&lt;br /&gt;9. &lt;strong&gt;VAN&lt;/strong&gt;- Yüzüncü Yıl Üniversitesi&lt;br /&gt;10. &lt;strong&gt;ANTALYA&lt;/strong&gt;- Akdeniz Üniversitesi&lt;br /&gt;11. &lt;strong&gt;EDİRNE&lt;/strong&gt;- Trakya Üniversitesi&lt;br /&gt;12. &lt;strong&gt;HATAY&lt;/strong&gt;- Mustafa Kemal Üniversitesi&lt;br /&gt;13. &lt;strong&gt;İSTANBUL&lt;/strong&gt;- Bağımsız sanatçılar ve birden fazla üniversite&lt;br /&gt;14. &lt;strong&gt;İZMİR&lt;/strong&gt;- Dokuz Eylül Üniversitesi&lt;br /&gt;15. &lt;strong&gt;KAYSERİ&lt;/strong&gt;- Erciyes Üniversitesi&lt;br /&gt;16. &lt;strong&gt;KÜTAHYA&lt;/strong&gt;- Dumlupınar Üniversitesi&lt;br /&gt;17. &lt;strong&gt;MERSİN&lt;/strong&gt;- Mersin Üniversitesi&lt;br /&gt;18. &lt;strong&gt;SAMSUN&lt;/strong&gt;- Ondokuz Mayıs Üniversitesi&lt;br /&gt;19. &lt;strong&gt;KOCAELİ&lt;/strong&gt;- Kocaeli Üniversitesi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3288998981724203753-3297712678532562123?l=sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/feeds/3297712678532562123/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3288998981724203753&amp;postID=3297712678532562123' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/3297712678532562123'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/3297712678532562123'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/2008/11/sanatin-anadolu-aydinlanmasi-2010.html' title='SANATIN ANADOLU AYDINLANMASI 2010 PROJESİNE KATILAN\ KATILACAK ÜNİVERSİTELER'/><author><name>Proje hakkında</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10887942615071000918</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3288998981724203753.post-3563141341067450538</id><published>2008-11-02T06:27:00.000-08:00</published><updated>2008-11-02T12:10:52.752-08:00</updated><title type='text'>01.11.2008 tarihinde Sabah Gazetesinde yayınlanan, Sanatın Anadolu Aydınlanması Projesi</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ25gMLOiDI/AAAAAAAAAFE/9q_43I0S4bw/s1600-h/refik+durbaÅŸ.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264067502141245490" style="WIDTH: 133px; CURSOR: hand; HEIGHT: 184px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ25gMLOiDI/AAAAAAAAAFE/9q_43I0S4bw/s400/refik+durba%C5%9F.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yazan: Refik Durbaş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Nedir sanatın Anadolu aydınlanması? Bu sorunun yanıtı "Anadolu'nun sahip olduğu kültürel değerleri inceleyerek farkındalık yaratmak ve bu değerleri çağdaş formlarda yeniden yorumlayarak sürekliliği sağlamak," olabilir mi? Neden olmasın? &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;İki yıl kadar önce 'farkındalık' konusunda ilginç bir olaya tanık olmuştum. Gaziantep'in İslahiye ilçesinde Hititlerden kalma bir heykel atölyesi var.Bugün 'Yesemek' olarak bilinen atölyede, çeşitli üniversitelerden 10 kadar heykelcinin katıldığı bir çalışma yapıldı. Bir anlamda, Hititlerin yüzyıllar öncesi yaptıkları heykelleri günümüz sanatçıları yeniden yorumladılar. Elbette hepsi özgün, çağdaş, sanatçının kimliğini yansıtan çalışmalardı. Fakat bir heykel vardı bütün bunlardan ayrılan...Heykel konusunda eğitimi olmayan Gaziantepli genç, yapıtını geçmişin birikimiyle harmanlamıştı; yaşı, Yesemek'teki Hitit heykellerinin yaşındaydı çünkü... &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;İstanbul'un Avrupa kültür başkenti olacağı 2010 yılı yaklaştıkça projeler de gün yüzüne çıkıyor.Ali Akdamar'ın tasarladığı ve 'Lisans Kırtasiye A.Ş.' tarafından desteklenen 'Sanatın Anadolu Aydınlanması' projesinin amacı şöyle özetlenebilir: Anadolu uygarlıklarının günümüz sanatına etkisi, kültürel birikim bağlamında bu uygarlıkların değerlendirilmesi, bu birikimden yola çıkarak ne kadar evrensel ürünler ortaya konduğunun sorgulanması ve Anadolu'da bulunan üniversitelerin güzel sanatlar bölümlerine bir açılım sağlayarak aydınlatıcı bir sanat hareketi başlatılması...Bir başka deyişle, İstanbul'u oluşturan kozmopolit dokunun kaynağına gitmek ve orada bin yıllardır birikmiş olan kültürü ortaya çıkararak farkındalık yaratmak. Böylece de Avrupa kültür başkentine yaraşır bir bellek tazelemesinin kavşak noktasında buluşmak...&lt;/div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ26LHlDKyI/AAAAAAAAAFM/dTv7YdpnALE/s1600-h/r.f..jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Projenin danışma kurulunda ise Ali Akdamar, ben, Devrim Erbil, Adem Genç, Ara Güler, Leyla Pınar, Ferit Özşen, Tilbe Saran, Gürol Sözen ve Erkal Yavi yer alıyor.Projeye katılacaklar, kendi coğrafyalarındaki geçmiş uygarlıkların izinde soyutlamalar yaparak çağdaş ürünler geliştirecekler; Danışma Kurulu da bu bağlamda yön verici ve bilgi aktarıcı konumda olacak. Projeyi tasarlayan Ali Akdamar, Sanatın Anadolu Aydınlanma'sının önemli görevlerinden birinin 'farkındalık yaratmak' olduğunu vurguladıktan sonra şöyle diyor: "Yıllar önce bir Alman kalem firmasının önüme koyup neye benzediğini sorduğu kalemin bana çok yakın gelmesine rağmen ne olduğunu bulamama duygusu, bu konuda aldığım önemli derslerden birisidir. Kalem, Efes antik kentindeki sütunlardan esinlenerek tasarlanmıştı. Son yıllarda bizim sanatçılarımız da bu değerleri ortaya çıkarma çabasıyla bir şeyler üretmekteler. Ancak pek çoğu bilinen sembolleri kullanmanın ötesine geçemiyor." Akdamar'a katılmamak mümkün mü? &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Projeye katılması için 12 üniversite belirlenmişti. Fakat pek çok bağımsız sanatçıyla üniversite öğretim üyesi, projeyi destekleyince bu sayı ikiye katlanacak gibi görünüyor.Sanatın Anadolu Aydınlanması projesini, bu açıdan İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinliğinin en önemlilerinden biri olarak görüyorum. Bu projeyle İstanbul ve Anadolu arasında bir sanat köprüsü kurulacağı gibi, geçmiş birikimin yarına yansıtılmasıyla da ulusaldan evrensele sanat dünyamıza yeni açılımlar kazandırılmış olacaktır. Bu Anadolu'nun sanata ilgisinin bir göstergesidir de aynı zamanda... &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3288998981724203753-3563141341067450538?l=sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/feeds/3563141341067450538/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3288998981724203753&amp;postID=3563141341067450538' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/3563141341067450538'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/3563141341067450538'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/2008/11/01112008-tarihinde-sabah-gazetesinde.html' title='01.11.2008 tarihinde Sabah Gazetesinde yayınlanan, Sanatın Anadolu Aydınlanması Projesi'/><author><name>Proje hakkında</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10887942615071000918</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ25gMLOiDI/AAAAAAAAAFE/9q_43I0S4bw/s72-c/refik+durba%C5%9F.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3288998981724203753.post-1737494954813536208</id><published>2008-11-02T05:31:00.000-08:00</published><updated>2008-11-02T12:16:22.863-08:00</updated><title type='text'>Sanat, Tasarım ve "Sanatın Anadolu Aydınlanması" Temalı 2010 İstanbul Kültür Başkenti Projeleri Üzerine</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ2y_C73hMI/AAAAAAAAAE8/nPqwVteymto/s1600-h/adem+genÃ§.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264060335655453890" style="WIDTH: 173px; CURSOR: hand; HEIGHT: 185px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ2y_C73hMI/AAAAAAAAAE8/nPqwVteymto/s400/adem+gen%C3%A7.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Yazan:Prof. Dr. Adem Genç&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bir zamanların ünlü iletişim kuramcısı Marshall Mc Luhann, (1911-1980) “Bütün önemli teknolojileri önce biz yaratıyoruz, sonra onlar bizi.” demişti. Kültürel yaşamının en belirleyici dinamiklerinden birini oluşturan sanat ve tasarım alanında da durum pek değişmiyor. Özellikle küreselleşmenin etkilerine maruz kalan ülkelerde sanat ve tasarım giderek teknolojik yeniliklerin etkisi altına giriyor. Oysa, yaratıcı edimin doğası çok daha karmaşıktır. Doğrusu, sanat ve tasarımda teknoloji ve araçların tesbiti hayati bir önem taşırmaktadır. Ama yine de, yaratıcı edimde “tekno-estetiğin” (terim bana ait), bilginin biçimlenmesindeki (envisioning information) rolü, onun araçsal işleviyle sınırlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amacımız burada, sanat ve tasarımın bütünüyle salt bir raslantı veya ilham sonucu oluştuğunu değil, tersine, matematiksel bir işlem gibi aşama aşama; aynı kesinlik ve mantıkla kurulduğurnu göstermektir. Nitekim, teknolojik yeniliklerin yaratıcılığı sıradan bir “techno-show”a indirgeyebilen bu tür araçsal özelliği karşısında ünlü sanatçıların tavrı çok daha farklı olmuştur. Örneğin, fotoğraf makinasının icat edildiği ondokuzuncu yüzyıldan önce, Batı Avrupa’da kendi imgesini belgelemek isteyen herkes, ünlü ressamlara hiç olmazsa hayatında bir kez portresini yaptırıyordu. Taşınabilir fotoğraf makinasının yaygın olarak kullanıldığı 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren ise, ressamlara poz vermek suretiyle portresini yaptıran insanların sayısı giderek azalmaya başlamıştı. Artık serbest piyasa koşullarında portre ressamlığı ile geçinen sanatçıların atölyeleri, her türlü fotoğraf imgesinin büyütülüp kopyalandığı stüdyolara dönüşmekteydi. Fotografın araçsal işlevi adeta nihai bir ürüne dönüşmüştü. 1860’tan sonra, İzlenimci ressamlar, fotograf makinasının optik cazibesine seçenek oluşturabilecek pentürel yöntemler geliştirmek suretiyle, fotografın kendi disiplini içindeki araçsallık işlevinin serbest piyasa koşullarında, portreci ressamlara verebileceği zararı kısmen de olsa önüne geçmeyi başardılar. Resimsel ifadelendirmelerde, fotoğraf imgesine daha farklı bir açıdan yaklaşmak suretiyle onun, görme biçimlerini değiştiren araçsal kalitelerinden yararlanıdılar. Resimde çizgi, ışık renk, hız ve zamandan kaynaklanan görsel izlenimlerin tanımlanmasına yönelip, modern sanatın, ya da genel anlamda sanat tarihinde, “doğa taklitçiliğinden kavram ressamlığına geçiş”in öncülüğünü yaptılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buhar makinasının icadıyla başlayan birinci sanayi devriminden sonra, sanat ve tasarımla ilgili tartışmalarda bu tür sorunlar sıkça gündeme gelmiş; William Morris ve John Ruskin’dan bu yana sanatın toplumsal işlevi, sanat ve teknoloji, ya da sanat ve tasarım ürünlerinde form ve fonksiyon ilişkileri üzerine sonu gelmeyen tartışmalar yapılmıştır.&lt;br /&gt;İkinci sanayi devrimi ve özellikle, geleneksel yaşam tarzını tepe taklak eden ileri-bilişim çağında-teknolojik adaptasyonun tek başına bir gelişim paradigması olarak algılandığı ülkelerde- sanat ve tasarım olgusuna yaklaşım biçimlerinde de bu tür sorunlar enine boyuna tartışılmıştır. Bugün, dünyanın birçok ülkesinde, sanat ve tasarımın en önemli araçlarını, dijital kayıtlar, projeksiyon sistemleri, bilgisayar programları ya da laser teknolojileri oluşturmaktadır. Öyle ki, artık her türlü sanal uzam ve zaman koordinatları içinde üretilen “Post Dada” veya “Fluxus” kaynaklı sanat ve tasarım ürünleri; başta 1960’ların John Cage’i ya da 1970’li yılların “Post Duchamp Krizi” dahil olmak üzere, 20.Yüzyılın başlarındaki tarihsel avangartlarını dahi gölgede bırakmaktadır. Gerçi, tarihsel avangard’ın dünyayı dönüştürmek projesine karşın, video sanatçılarının da içinde bulunduğu neo-avangardların gerçekte böyle bir ütopyaları da yoktur. Ama yine de sözgelimi bu alanlarda çok daha hızlı ve ileri bir produksiyon, tecimsel ve küresel bir mekanizma oluşmuştur. İngiltere’de Damien Hirst, Martin Creed gibi sanatçılardan (Bkz. Barry, Dave: "When innovative artists do their darnest", Miami Herald Tribune Media Service Inc., May 16 2003; Çeviren A.Genç: http://&lt;a href="http://www.ademgenc.com/"&gt;http://www.ademgenc.com/&lt;/a&gt;) başka, bu alanda ABD’den en güncel örneklerden biri de 10 yaşında ABD’ye göç eden 1970 Almanya doğumlu fotograf sanatçısı Julia Fullerton-Batten’dir. Birçok reklam ajansı tarafından temsil edilen ve reklam dünyasından sonra sanat piyasasında da yavaş yavaş ismini duyurmaya başlayan Julia Fullerton-Batten’in fotograflarını ilginç kılan esas nokta, “Maket Köyleri”, “Bisiklet Kazası”, “Otoyolun Altındaki Kız”,”Kuş Kafesi” gibi konu maddesi ötesinde, kompozisyon kurgusunda dijital teknoloji ile yaratılan gerçeküstücü atmosferden başka bir şey değildir (Bkz.http://www.juliafullerton-baatten.com)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşın, bu tür güncel sanat projeleri, günümüz insanı ve sanatçısının bilgiyi nasıl tüketip dönüştürdüğünü ortaya koyması açısından da ilginçtir. Üretim ve tüketim sürecinde kişinin, kısa dönemli isteklerinin ötesinde, kendisine ve içinde bulunduğu kültürel ortama, daha iyi bir geleceğe yatırım yaptığını anlamasını sağlamaktadır. Kuşkusuz bu projelere, kısmen mühendislik çerçevesinde ele alınan ve hem bir isim hem bir fiil olarak kullanılan “tasarım”lar da dahil olabilir. Çünkü, gelişmiş kapitalist post-endüstriyel toplumlarda sanat ve tasarım olgusu bir tür “iletişimsel eylemin pragmatizmi”ni de içinde barındıran bir olgu olarak da ele alınmaktadır. Nereden bakılırsa bakılsın, her çağdaş tasarım, ikonik görsellerin farklı kullanımları sayesinde, semiyotik ve değişkenlikli (diskursif ) bir anlatım dili ortaya koyabilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yönüyle ele alındığında, “Sanatın Anadolu Aydınlanması”nı, insanların akılcı çıkarlar peşine düşme ve iletişim yeteneklerinde olduğu kadar, demokrasi analizleri ve modern liberal kuramlarla, aklın alabildiğine özgürleşmesine yönelik birtakım sosyal, kültürel ve antropolojik olgularda “kavramsal sanat süreçlerini de kapsamına alan geniş ve topludurumsal (konjönktürel) bir yaratıcı edim” olarak algılamak olasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul Kültür Başkenti projeleri kapsamında, üniversitelerimizin’ öğrenci ve öğretim elemanlarının da katılabileceği “Sanatın Anadolu Anadolu Aydınlanması” (Aydınlanma, Farkındalık Çağdaşlaşma ) konulu sanat ve tasarım projeleri, bu kurumların, Güzel Sanatlarla ilgili birimlerine uluslararası bir açılım sağlamayı hedef almaktadır. Projeye yaklaşık olarak her bölgeden bir üniversite, İstanbul ve Ankara’dan birden fazla üniversite katılabilmektedir. Projenin danışma kurulunda Ali Akdamar, Refik Durbaş, Prof. Devrim Erbil, Prof. Dr.Adem Genç, Ara Güler, Leyla Pınar, Prof. Ferit Özşen, Tilbe Saran, Gürol Sözen, Erkal Yavi yer almaktadır. Projede, katılımcıların, kendi bilimsel alan araştırmalarına dayalı veriler ışığında, geçmiş uygarlıklardan tevarüs edilen kültürel değerler üzerine soyutlamalar yaparak çağdaş ürünler geliştirmeleri amaçlanmıştır. Danışma kurulu bu bağlamda yön verici ve bilgi aktarıcı konumda olacaktır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ2uXGGU1tI/AAAAAAAAAEs/Q_bvn1L6fNE/s1600-h/a.g+1.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264055251263346386" style="WIDTH: 468px; CURSOR: hand; HEIGHT: 295px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ2uXGGU1tI/AAAAAAAAAEs/Q_bvn1L6fNE/s400/a.g+1.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Julia Fullerton-Batten, Kırık Yumurtalar,2005 dijital fotograf. Sanatçı bu tür fotograf larında hakim olan garip atmosfere ilişkin olarak: “Çalışmalarımda ışığın yanlış yönden geliyormuş gibi durması bana ilginç geliyor. Fotograf tekniğinden anlamayanlar, fotograflarıma bakıp ‘bir gariplik var ama ne olduğunu tam çıkaramıyorum’ tepkisini veriyor” şeklinde bir açıklama yapmaktadır. (Bkz. “Düş ve Gerçek Arasında”,Beykoz Konak Dergisi, 2008, Sayı 20/Sayfa:24/Geniş Açı)&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ2t7JGHdRI/AAAAAAAAAEk/D6wcWyDxIHw/s1600-h/a.g+2.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264054771031438610" style="WIDTH: 470px; CURSOR: hand; HEIGHT: 311px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ2t7JGHdRI/AAAAAAAAAEk/D6wcWyDxIHw/s400/a.g+2.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Julia Fullerton-Batten, Havaalanı,2005, dijital fotograf &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3288998981724203753-1737494954813536208?l=sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/feeds/1737494954813536208/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3288998981724203753&amp;postID=1737494954813536208' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/1737494954813536208'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/1737494954813536208'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/2008/11/2010-istanbul-kltr-bakenti-projeleri.html' title='Sanat, Tasarım ve &quot;Sanatın Anadolu Aydınlanması&quot; Temalı 2010 İstanbul Kültür Başkenti Projeleri Üzerine'/><author><name>Proje hakkında</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10887942615071000918</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SQ2y_C73hMI/AAAAAAAAAE8/nPqwVteymto/s72-c/adem+gen%C3%A7.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3288998981724203753.post-2538385543648307604</id><published>2008-09-03T07:02:00.000-07:00</published><updated>2008-09-03T07:07:17.299-07:00</updated><title type='text'>Ali Akdamar'ın Sabahattin Şen'in yazmış olduğu yazıya cevabı</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Sayın Şen Merhaba&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce teşekkür etmek istiyorum. İki şey için. Birincisi konuya ilgi duymuş olmanız ve bu kadar uzun yazdığınız için. İkincisi ortaya koyduğunuz fikirler için. Yazınızı dikkatle okudum. pek çok kelimesine katılıyorum. Umuyorum ki bu yazı sanatçıları harekete geçirir ve bir tartışma ortamı yaratılmış olur. Bu güne kadar "muhteşem" bir proje hazırladığımın eleştirisinin ötesinde bir eleştiriyi ilk kez sizden alıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamımda temel felsefe olarak koyduğum farkındalık beni bu olumlu eleştirilere karşı uyanık tutuyor. Böylece sizin uyarılarınızın da işaret ettiği gerçekleri görebiliyorum. Tuzaklar ve kuyularla dolu bir yola girdiğimin farkındayım. Ama başka çarem yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllardır Anadoluyu geziyorum. 11800 yıl önce, neolitik döneme geçmek üzere olan insanların yaratttıkları eserleri Urfa Göbeklitepe'de izlediğimde, Friglerin heykel ve obje tasarımlarındaki mükemmeliği gördüğümde, kilise duvarlarına çizdikleri kavramsal resimlere baktığımda o lanet duyguya kapılıyorum. Mimar sinanın evinde uyumaya çalıştığım geceler boyu kabuslar görüyorum. "Nasıl oluyor da bugün, binlerce yıl geriye bile düşemiyoruz" diye. Biraz abartılı olmakla birlikte bu düşünce beni çok rahatsız ediyor. Gerekçelerini sayfalar dolusu yazdığınız şeyler nedenine kötü duygular yaşıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç yıl önce aynı duygularla başkanlığını yaptığım vakıfla, kaybettiğimiz değerlere dikkat çekmek, farkına vardırmak amacıyla bir manifesto yazıp afiş olarak bastırdık. Size bunu ayrıca göndereceğim. Orada da tüm çaba değerlerimizi oluşturan değerlere dikkat çekmekti. Unutmanın yitirmek olduğunu söylüyor ve hatırlamalısınız diyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatın Anadolu Aydınlanmasının önemli görevlerinden birisi işte bu. Farkındalık yaratmak. Sahip olduğumuz değerlere sanatçı gözüyle bakmayı, anlamayı ve onları yeniden gündelik yaşamımızda yorumlamayı önermek. Bu noktadaki kaygılarınıza katılmamak mümkün değil. Denemek en cesurca hareket olacaktır. Bedelleri herkes tarafından ödenecek bir yol olduğunu düşünüyorum. Yıllar önce bir Alman kalem firmasının önüme koyup neye benzediğini sorduğu kalemin bana çok yakın gelmesine rağmen ne olduğunu bulamama duygusu bu konuda aldığım önemli derslerden birisidir. Kalem Efes antik kentindeki sütunlardan esinlenerek tasarlanmıştı. Son yıllarda bizim sanatçılarımız da bu değerleri ortaya çıkarma çabasıyla birşeyler ürütmekteler. Ancak pekçoğu bilinen sembolleri kullanmanın ötesine geçemiyor. Sadece oradan, sizin bulunduğunuz yerden değil, buradan da bu durum görünüyor. Verdiğiniz örnekteki yaşanmışlığa verilen değerin bizlerce de verildiğini düşünüyorum. Temel sorunun bu olmadığı kanısındayım. Bizim problemimiz onyıllardır kafamızın karışık olması. İstibdat dönemleri, ihtilaller, insan hakları ihlallerinin saldığı korku ve üzerimize sinen antidemokrat ortamın kazandırdığı otokontrol.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biryerden yeniden başlamalıyız. Size sadece bu işin içine giren insanların pekçoğunun uyanık davranmaya özen gösterdiğini söyleyebilirim. Umarım kaygılarınız -ki aynı zamanda bizim de kaygılarımız- yersizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lütfen eleştirilerinizden bizi eksik bırakmayınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgiler&lt;br /&gt;Ali Akdamar&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3288998981724203753-2538385543648307604?l=sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/feeds/2538385543648307604/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3288998981724203753&amp;postID=2538385543648307604' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/2538385543648307604'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/2538385543648307604'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/2008/09/ali-akdamarn-sabahattin-enin-yazm-olduu.html' title='Ali Akdamar&apos;ın Sabahattin Şen&apos;in yazmış olduğu yazıya cevabı'/><author><name>Proje hakkında</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10887942615071000918</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3288998981724203753.post-1601160155295049789</id><published>2008-09-02T03:45:00.000-07:00</published><updated>2008-09-02T04:18:30.746-07:00</updated><title type='text'>Sabahattin Şen'in Sanatın Anadolu Aydınlanması 2010 projesi için görüş ve yorumları</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Sanatın Anadolu Aydınlanması 2010 projesi hakkında Sabahattin Şen'in 1 Eylül 2008 tarihinde Nedensanat google grubunda yayınlanan görüş ve düşüncelerini sizlerle paylaşıyoruz. &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Bu yazı “Sanatın Anadolu Aydınlanması” adı altında yürütülmek istenen ve “proje” diye nitelenen tasarımın karşımıza çıkaracağı güçlüklere karşı bir uyarıdır. Bir işe başlarken altından kalkılıp kalkılamayacağının ayrıntıları enine, boyuna ve derinlemesine gözden geçirilerek uygulamaya konulur. Eksiklerle, olgunlaşmamış birikimlerle, olanakların ve koşulların yetersizliğiyle en güzel tasarımların bile yerle bir olmasına neden olabilir. Kötü sonuçların yarattığı düşkırıklıkların olumsuz etkilerinin de altından kalkılamaz. &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;em&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Çocukluğumuzda büyüklerimizin kavgaya dönen anlaşmazlıklarda “Az şeyden çok şey çıkar!...” diyerek ufak tefek anlaşmazlığın beklenmedik bir anda büyüyebileceğini vurgulamaya çalışırlardı. Buna ilişkin örnekler verirlerdi. İnsanların birbirini öldürmeye varan olaylara dek varabileceğini açıklamaya çalışırdı. Babam da kendini bilen diğer güngörmüş büyükler gibi bu düşüncelerini zaman, zaman bana söylerdi. Binlerce yıllık deneyimlerden bize süzülerek gelen bu öğüde günlük ve sosyal yaşamın içinde uyulması gerektiğine inanırım. Her şeyi sorgulamak ve her söyleneni olduğu gibi irdelemeden benimsememek gibi bir tavrım da var. Bu nedenle bir noktadan sonra babamın sözünü dinleyen biri olmadım. Çünkü sanat söz konusu olunca bu öğüt az şeyden çok şey çıkarmanın ne derece önemli ve yararlı olduğunu da gözler önüne serdi. Az şeyden çok şey çıkarmak zorunda bırakıldım da diyebilirim. Sanat yapmak için çok şeyden de hiçbir şey çıkaramayan sayısız kişilere de tanık oldum. Bu nedenle elimde çok şey olsa da azını kullanarak yalınlaştırma yoluyla öze varmanın daha etkili olduğunu oldukça erken saptamak sanat uğraşında zamanı ve çoğu ayıklama gerekliliğini doğru kullanmayı sağladı. Sanat yapabilmek için olanaksızlıklardan yakınanlara da güzel bir yanıt oluşturuyor. Elinde çok büyük olanakları bulundurup da yaratıcılığı bir türlü yakalamayanların gülünçlüğünü görmek de gerçekten düşündürücü.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Uzun yıllardan bu yana sanat çalışmalarımı sürdürdüğüm Almanya’da sanat kurumlarının çalışmalarımı çağdaş bulmasının nedeni de bu olsa gerek. Ayrıca Türkiye’de ne bir müzenin ne bir sanat kurumunun ne de bu değeri anlayan bir sanat çevresinin olmaması da nedeni bu olabilir. Elbette başka nedenler de eklenebilir ama hiç biri olumlu ve sanat adına geçerli nedenler değil. Ben Türkiye’de çağdaş sanat adına gerçekten çok büyük sorunların olduğuna gördüklerim, konuştuklarım ve işittiklerim sonucunda inanmak zorunda bırakılan biri durumuna geldim. Kendini sanatta çok yetkili ve yeteri sanan, yıllarca sanat dersleri veren emekli bir öğretim üyesi ve çağdaşlık anlamında Avrupa’da bir nokta bile olmayan böyle biri “Avrupa’da sanat öldü!...” derse bundan çıkarılan sonucun boyutu Türkiye’de sanatı öldürecek denli korkunç. Picasso’nun beş göbek altında yaptıklarıyla kendini diri yerine koyuyorsa Türkiye’ye sanat ve insanlığa karşı işlenen bu suçu bağışlamak olanaksız. Türkiye’de çağdaş sanat yerine bu ve buna benzer kişilerin çalışması üst düzeyde pazarlanıyorsa Türkiye çağdaş sanatın gerçek sanatçılarını ve sanatı anlayamayacak ve desteklemeyecektir. Türkiye de dünya sanatı içinde yer alamayacaktır. Bu durumda elbette kendi ülkem, ne beni ne de diğer sanatçılarla birlikte çağdaş sanatı anlamak istemez. İstediğine de tanık olmadım. Sanattan başka hiçbir şeye boyun eğmemenin onuru olmasa yok olmak içten bile değil. Belli kesim ve öbekler bu yolu tıkamış ve çıkmaza sürüklemiş durumdalar. Varsa yoksa yeni yetişen gençlerimiz ama onlara da ne sunuyoruz, nasıl sunuyoruz ve çağdaş sanatın uzağında mıyız; yakınında mı? “Sanatın Anadolu Aydınlanması” onlara ve sanatla uğraşanlarımıza bir çıkış yolu olabilir mi? Gerçekten irdelemek gerekiyor.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’da “bienal” adı altında yılaşırı sergileri yapılıyor. Kimler nasıl yapıyor ve yönlendiriyor bu belli. Kuratör denilen ve sanatın hiçbir zaman içinde olmayacak kişilerle kotarılıyor. Bir bakıma kuramsal bir bakış açısı ve yaratıcılıktan uzak. Yakın işbirliğiyle yürütülen kısır bir döngü. Tabandan oldukça uzak. Son yılaşırı sergisinde bunlardan biri Atatürk’e onun aydınlığına dil uzattı. O kişi daha baştan Atatürk’e karşı güdümlenmiş durumda. Atatürk ve onun her alandaki aydınlık düşüncesi olmasaydı o kişi ne İstanbul’u ne de İstanbul’da yılaşırı sergilerini görebilirdi. Bu ve buna benzer çağdaş sanata ilişkin çok şeyi biz de göremezdik. Gördük de ne oldu, sorusu da ayrı bir sorun:&lt;br /&gt;Bu tür etkinliklerin ülkeleri, toplum ve sanatı etkilemesi beklenir. İleriye atılacak adımlara bir basamaktır. Sanatın çağdaş düzeyine varmış bir noktadan sonra yenilikler konusunda bize bir düzey belirler. Etkinliklerden sonra oraya katılan sanatçılara sanat kurumları ve galeriler de ilgi gösterir. Yılaşırılardan sonra hangi galeri ya da kurum yabancı sanatçıların kişisel sergilerini açtı? Ben henüz görmedim. Yurtdışında yaşayıp da uzaktan bakmam nedeniyle midir acaba? Sanatın önünü sanatı öldürmekle açmak isteyenler etkili olunca nereden bakarsanız bakın sonuç tam anlamıyla bir yıkımdır.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu koşullarda diyorum ki, bu tasarım boyumuzu aşan bir tasarıma dönüşebilir.&lt;br /&gt;Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi Profesörlerinden ve dünyanın ünlü sanatçılarından biri olan Markus Lupertz de: İyi bir düşünceden çok kötü bir resim; kötü bir düşünceden çok iyi bir resim çıkabilir!...” diyerek sanatsal anlatımda çok önemli bir noktada bizi uyarıyor. Var olan konu ve olanak varsıllıklarının çok iyi sonuçları doğurmayacağına dikkatimizi çekmiş oluyor. Bir bakıma çocukluğumdan gelen bir söylemi sanata uyarlamanın benzer koşutlukta ele alınması anlamına geliyor. Az şeyden çok şey çıkarılabileceğiyle örtüşen bir vurgulama.&lt;br /&gt;Sanat ve Anadolu gündeme gelince Anadolu’nun geçmişindeki sanatsal varsıllık toplumsal değişimler ve yıkımlar sonucunda sanattan yoksun konuma dönüştürüldü. Geçmişin üzerine o düzeyde yeni yapılanmaların önüne geçilerek resim ve yontunun puta tapmakla eş değer görüldüğü ortaçağ anlayışı içine gömülen bir çizgide yol almaya başladı. Geçmişin Anadolu’da bıraktığı sanat varsıllığının verdiği sınırsız olanakların sunduğu çok şeyden az şeyi bile zor çıkaran bir Anadolu’yla karşı karşıyayız. Çünkü bizler o geçmişi de yok edecek edimlerde bulunduk. Kırdık, parçaladık, yabancıların eline düşmesine engel olamadık. Bergama için zamanında padişahın: ”Altın çıkarsa bizim, taş çıkarsa kazı yapan yabancıların!...” demesiyle de Anadolu’nun onbinlerce yıllık geçmişine beş paralık değer vermedik. İnsanlığın bize bıraktığı en değerli kalıtları yok ederek insanlığa ve kendimize yeni değerler kazandırmanın yollarını tıkadık. Bunlar çok yazıldı ve çok söylendi. Yeniden sözü uzatmaya gerek yok.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Biz “Sanatın Anadolu Aydınlanması” başlıklı tasarımda çok şeyden az ya da hiçbir şey çıkarmamakla karşı karşıyayız. Çok iyi bir düşünceden çok kötü sonuçların çıkarılması gerçeğinin sonuçlarını çok acı bir biçimde yaşayabiliriz. Birçoğumuza abartılı gibi gelse de sanat bu tür sorunları sürekli karşımıza çıkarır. Kaçmanın ve kurtulmanın olanağı yok. Başarmak için yeterli bir sanat bilincinin oluşmasını gerektirmektedir. Anadolu ya da dünyanın neresinde olursa olsun insanlık yetenekli insanların eksikliğini duyumsamadı. Her yerde her zaman çok yetenekli insanlar vardır. Ne yazık ki salt yetenek yetmiyor. Onun gerektiği gibi işlenmesinin yanında çalışmayı başarının yüzde yetmiş oranına çıkarmak da gerekiyor. Başarıda yeteneğin payı yüzde otuzdur. Yüzde yetmişlik çalışmanın içinde bilgi edinmek, yetkin bir eğitim öğretimden geçmek, denemeler yapmak ve soyutu anlayacak güçte bir anlak gerekiyor. Soyutu anlamak anlakla doğru orantılıdır. Tüm bunların başarıya ulaşacak sonuçları doğurması için her nefeste sanat yaşanmak zorunda. Düşünceniz ne denli güzel olursa olsun onu işleyecek yeterlilikte bir yapıyı oluşturmanız koşulu vardır. Anadolu’nun sanat ve ekin birikiminin bize ulaştırdığı olanakların büyüklü karşısında ezilip yok olmak çok kolay. Her şeyden önce o varsıllığı biz kendi içimize ne derece sindirdik, ne derece duyumsadık, ne derece benimsedik ve ne derece onunla özdeşerek tinsel bir yaşam biçimi oluşturabildik. Kuru, kuru bakmakla olmayacağı kesin. Her şeyden önce bizler evrenselliğin ve yaratıcılığın neresindeyiz?... Talan etiğimiz Anadolu uygarlığından geriye ne bıraktık? &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Şurası açık ki bizler Anadolu’nun İslamlıktan önceki uygarlığını ne benimsedik ne de koruduk. O dönemleri kendi toplumuzun yaşam biçimi dışında tutarak algılarımızın dışında bıraktık. Avrupalı bunu yapmadı ve en yalın örneğiyle Eski Yunan ve Roma Dönemindeki tiyatroyu kesintisiz olarak çağımıza dek yaşatarak getirdi. Tüm yapıları ve yapıtları korudu. Resim, yontu ve müzik kesintiye uğramadığı gibi eğitim ve öğretimi için de büyük çabalarla kurumlar oluşturuldu. Gidin görün Roma kentini. Geçmişten kalan bir taşı yok etmişler mi? Bakın İstanbul’a: 500 yıl içinde geçmişten kalanlar toprak altında kaldı. Üzerine gecekondular serpiştirildi. Mimar Sinan’ın özgün yapıtları göz önüne alınmayarak her yanı sarmaşık otları gibi yapı sanatıyla ilgisi olmayan duvarlarla örülü çirkinliklerle dolduruldu. Kendi geçmişimizin güzellikleri olan güzelim ahşap yapılar yakılıp yok edildi. Bizler çağın gereği olan ilerlemeler yerine gerileyerek niteliksizleşme yolun seçtik. İnsanlarımızı da aptallaştırarak adına da “Çağ Atlamak” dedik. Atlamaya atladık da, geriye doğru… Gerçek bir çağdaşlaşmak adına yapılan atılımlar da belli sayıdaki çıkarcıların elinde kaldı. Okullarımızda sanat eğitimini de öldürdük.&lt;br /&gt;Güzel Sanatlar Akademilerini ilk kuran bizler değiliz. Sanat müzeleri de öyle. Gerçek anlamda bir tek çağdaş sanat müzemiz bile yok. Koskoca İstanbul’da insan yoğunluğuna bakarak onlarca çağdaş sanat müzesi olacakken bir tane bile yok. Bir örnek veren çıkabilir belki. Onun da ne olduğunu biliyorum. Adı “modern” de olsa modernlikle(Çağdaş) yakından, uzaktan ilgisi yok. Türkiye’nin sanat odağı diye gösterilen İstanbul’daki durum bu. Burası sanat odağımız ve yüzyılı aşkın Güzel Sanatlar Akademisi olan kentimiz. Everensel anlamda istenilen düzeye gelemeyen bu öğretim kurumu tutuculuğun boyunduruğunda kalmayı benimsercesine işin kolayına kaçtı. Kendi özgünlüğünü yaratmaktan yoksun kişilerin Avrupa sanatçılarına öykünerek sanatçı diye ortaya çıkmaları ve bunların bu tür öğretim kurumlarında çöreklenmeleri çöküşün en önemli nedeni. Yeniliğe ve çağdaşlığa da uzak kaldılar. Kalıplaşmış sanat eğitimiyle nereye varılacaksa oraya varıldı. Herkes bir köşe kapayım derken sanat unutuldu.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu örneği veriş nedenim şu: Anadolu’daki Güzel Sanatlar Fakültelerindeki durum birçok yönden İstanbul’a göre olanaksızlıklar içinde. Kaç fakültede çıplak modelle çalışılıyor gerçekten bilemiyorum. Acı olanı bunların belli sayıda olması ve çıplak modeli olmayan fakültelerin içinde bulunduğu korkunç durum. Anadolu’nun geçmişinde bu öğrencilerin karşısına çıplak tanrılar ve tanrıçalar çıkacak. Ne yapacaklar ve neyi nasıl algılayacaklar, kuşkulu. İstanbul büyük sorunlar yaşarken bunların sorunlarının da büyüklüğü ortaya çıkacaktır. Durum böyleyken sözü edilen “Sanatın Anadolu Aydınlanması” tasarımındaki başarının oranı nedir? Bizleri en başta bu düşündürmelidir. Eninde sonunda bir sonuç ortaya çıkacaktır. Büyük olasılıkla da bir düşkırıklığı yaşanacak ve bilinen belli yöntemlerle de örtbas edilmeye kalkılacaktır. Bedri Rahmi Eyüboğlu o denli birikimine karşın Anadolu’nun değerlerini sanatsal anlatıma yansıtmakta sorunlar yaşadı. Çıkmazlar içinden sıyrılamadı. Oysa Matisse hiç yaşamadı. Halı ve kilimlerdeki görüntüleri de sorunsuz kullandı. Bugünkü çağdaş anlayışla ortaya çıkanlara baktığımızda özgün bir başarıya ulaşılamadığın görüyoruz. Elbette bu yolun çıkmaz sokak olduğu anlamına gelmez.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Anadolu’nun sanatsal, ekinsel ve toplumsal açıdan bize ulaşan çok büyük boyuttaki değerleri üzerinde bin yıla yakın bir süredir oturuyoruz. Çağdaş sanat adına bugüne dek kendini sanatçı diye göklere yükselten, yükseltmeye çalışan ve yükselttiğimiz kişiler Anadolu’nun bu varsıllığından esinlenerek öğrencilerin örnek alacağı anlamda ne yaptı ki öğrenciler de bunlar üzerinde sağlıklı bir yol izleyebilsin… Tasarımın yürütülmesinde görev alanların kaçı bu yetkinlikte? Bir zamanlar ulusallık ve yöresellikten yola çıkanlar harman yerindeki yabaların, tarladaki karasabanların ucuna takılıp kaldılar.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Avrupalı Anadolu’nun geçmiş uygarlığın bizden daha çok ve derinden duyumsayarak özümsüyor. Çünkü Anadolu’da geçmişte yaşananları kendisinin bir parçası olarak görmekte ve o zamandan alan yaşam biçiminin değerlerini günümüze dek taşımaktadır. Sanattaki deneyimleri ve bilgi birikimlerinin yeterliliği de çağdaşlığı yakalamalarına, çağdaşlığa uyarlamalarında kolaylıklar sağlamaktadır. Selçuk müzesini ve o bölgedeki geçmiş yapıtları gezip gören bir ressamın oradan etkilenerek yaptığı resimleri gördüm. Adı: Ladislav Minmarik. Prag’da doğmuş. Bir de kitapçık bastırmış. Onu da aldım. Bende duruyor. “Selçuk müzesindeki çok göğüslü tanrıçadan etkilenerek “Ana Tanrıça “ konulu çalışmalar yapmış. Bizden bir sanatçı böyle bir anlatıma gitse “müstehcen” denilerek dışlanabilir. İşte önemli sorunlardan birisi de bu: Biz yeterince sanatsal özgürlüğe varabildik mi ki sanatsal özgünlü elde edebilelim? Anadolu’daki fakültelerde bu özgürlük nerede duruyor?&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bir de karşımızda din olgusu var. Anadolu’nun geçmişinde çok sayıdaki çeşitli dinlerin ve inançların etkilediği yapıtlar var. En başta tapınaklar. Eski Yunan döneminin din anlayışıyla bütünlük oluşturan tanrı ve tanrıçaların o dönemdeki etkisini anlayabilmek için en az o dine yönelik duygularla yoğunlaşmak gerekiyor. Tek tanrılı dinin dışına taşmak zorundasınız. Yoksa her şey yüzeysel ve yavan kaçar. Çok şeyden hiçbir şey ortaya çıkmaz. Kaç kişi bugünkü din inancından başka bir inancı içinde gerçeğine yakın duyumsayabilir ya da duyumsama yürekliliğini gösterir? Günlük yaşamın geçmişteki boyutlarını, sorunlarını, güçlüklerini, geleneklerle göreneklerini tam anlamıyla içimize sindiremezsek çanak, çömleklerden de bir şey anlayamayız. Kilimler, nakışlar ve buna benzer ağaç oymalarla çağdaşlığa açılan bir yorum yakalamak düşüncesi ne denli ilginç olsa, ne derece güzel bir düşünce olsa da sanatta bulunduğumuz yer oradan istenilen atılımı sağlayabilir mi? Bildiğimiz gergef işlemesi Geçen yıl Kasel’deki Documenta etkinliğinde Japon bir sanatçı tarafından çağdaş bir dille sunuldu. Documenta’nın içerdiği yapıtlardan yüzlerce örneği de fotoğraflayarak belgeledim. Çok sayıdaki uluslar arası fuarları da belgeleme olanakların kullandım. Türkiye’deki dostlarımız ve kimi okullardaki sanat öğrencileriyle olup bitenleri paylaşıyoruz ve Ne Avrupa ne de dünyada sanatın ölmediğini görüyoruz. Peki, biz neden bu noktanın uzağındayız? &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İlginç bir anıyı anlatmadan geçemeyeceğim: Köyümüzde okul olmadığı için okul nedeniyle köyden kasabaya taşındık. Okul, sanat, eğitimi, sanat eğitimciliği ve Almanya’da yaşam derken aradan 35 yıldan daha fazla bir zaman geçmiş. Almanya’dan Türkiye’ye gittiğim o günlerde annem bana bir şey vereceğini söyledi. Yatağın altından köydeki eşeğimizin heybesini çıkardı. “belki işine yarar!” dedi. Ben sevinçten havalara zıpladım. Annem şaşırdı. Ben de ona “Bunda yaşanmışlık var!” açıklamasını yaptım. Ne denli anladı bilemiyorum. Benim sevinmeme sevindiğini biliyorum. Eşeğimizin heybesini Almanya’daki atölyeme astım. Bir gün Düsseldorf’ Güzel Sanatlar akademisi profesörlerinden Bay Blecks atölyeme geldi. Atölyede Türkiye’den sonra Almanya’da da sanat eğitimi yapmış biri var. O, bay Blecks’ten önce gelmişti. Heybeyi gördü. “Neden bu şeyi atölyede tutuyorsun? At gitsin!... dedi. Hiçbir zaman atmayacağımı söyledim. Yüzü buruştu. Blecks geldikten kısa bir süre sonra gözü heybeye takıldı. Heybeyi inceledi, dokundu, orasını, burasını yokladı. “Bu ne denli güzel bir heybe!” dedi. Neden güzel bulduğunu sordum. “Bunda yaşanmışlık var!” dedi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İster inanın, ister inanmayın Avrupa’da sanatın yolu Anadolu’dan geçmiştir. Rönesans döneminde Avrupa Eski Yunan dönemini temel alırken Anadolu o temellerin üzerinde duruyordu. Blecks bunu çok iyi bilen ve anlayan bir sanat kuramcısıydı. Oysa kendini Avrupa sanatı içinde görmeye çalışan bizden biri o heybedeki yaşanmışlığı kavrayamadı. Avrupalı yaşanmışlığın ne olduğunu Rönesans’ta baktığı yerlerden öğrendi. Bu nedenle o yaşanmışlıkların çok önemli değerlerine taş diye bakmadı. Eline geçirdiğini Avrupa’ya taşıdı. Burnunun dibine getirdi. Neyin nereden geçtiğini bilip anlayarak Anadolu’nun sanat aydınlığına ulaşılır. Ben o yaştaki eşeğimizi hiç unutmam. O ve diğer eşekler Anadolu’nun yükünü binlerce yıl salt karın tokluğuna çektiler. Kimi zaman aç kaldılar. Yaşlanıp dağlara bayırlara atıldılar. Keşke salt inat olsun diye binlerce Anadolu eşeğini bir tarlaya toplayabilsem. Uygarlığın nelerin üstünde yer aldığın ve neleri uygarlık adına yok ettiğimizi daha iyi anlarız. Bir eşeğin gözüne iyice bakın ve inanlık adına neleri yitirdiğimizi daha iyi anlayın. Onların yerini alan taşıt araçları bizi nereye getirdi diye düşünelim. Arabalar için gerekli benzin için insanlık kan döküyor. Birbirini yiyor. Eşeklerin yemi için bir tek savaş bile olmamıştır. Oysa arabaların benzini için şu an üçüncü dünya savaşın yaşamaktayız.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Binlerce hektarlık ormanları yakarak mı Anadolu aydınlığını yaratıyoruz? Alaz alaz yanan ve söndürülemeyen ormanların alazları mı aydınlatıyor Anadolu’yu? İnanın ki bu da Anadolu’nun bir gerçeği ve yozlaştığımızın insanlıktan ne denli uzaklaştığımızın üst düzeydeki acı gerçeklerden biri. En küçük nedenlerle birbirimizi kolayca yaralayıp öldüren bir Anadolu’nun derinlerinde yatan duyarlılıkları neden bu denli ucuzlaştırdık? Yiğidin hakkını yiğide verenlerimiz eriyip yok mu oldu? Geçmişi olağanüstü duyarlılıklarla örnek oluşturan bu toplumun bugünkü uygarlığa ve insancıllığa(hümanizm) büyük örneklerle gelen gelenek, göreneklerin genimize işleyen duyarlılıklarına ne oldu? Gen haritamız nasıl böyle acımasız ve aldırmasız bir biçime dönüştü? Anadolu’nun binlerce yıllık güzel ve azla yetinen insanına ne oldu? Biz, Mevlana’yı, Yunus Emre’yi, Kazak Abdal’ı, Karacaoğlan’ı, Dadaloğlu’nu, Köroğlu’nu Pir Sultan Abdal’ı, Aşık Veysel’i yaratanlar şimdi onların kanlısı mı olduk? Anadolu’ya bakılacak ve etkilenecek o denli olumlu ve olumsuzluklar var ki bunlara ancak kendi benliğimizin duyarlılığıyla dış görünüşümüzden sıyrılarak varabiliriz. İşte orada vardığımız sonsuz boşlukta sanatın kapısına dayanmış oluruz. Etinden kemiğinden ve her türlü kötülülerden sıyrılarak “Enel hak” diyen ses de Anadolu’dan çıktı, onbinlerce yıllık “Karain” gibi mağaraların yaşanmışlıkları da… Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde böyle bir dönemim çukura yapılmış mağaralarını belediyenin çöplüğü yapanlar, yıkanlar da bu Anadolu’dan çıktı. Neden? Ben Anadolu’nun yanmamış çalı çırpısının ilkelliğini arıyorum. İçinde barındırdığı çekirdeği uygarlığın bombaya dönüştürdüğü atom çekirdeğini aramıyorum. Yalınlaştırabildiğince yalınlaştırmak, en aza indirgemek ve o incir çekirdeğinin içine tüm evreni dolduracak yürekler arıyorum. Üç kuruşu, beş kuruşa çıkaracak savaşları ve insanlığın bu nedenle yok edilişini hiç ama hiç aramıyorum. Bu günün insanlık dışına itilmiş bir düzenin bireyi olmak yerine kuruyarak ormandaki bir ağacın dibine düşen, ağacın kökünü kışın soğuğundan koruyan yapraklardan biri olmak isteyenlerin eksikliğini duyumsuyorum. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Danışma Kurulunda olanların bilmesi ve duyumsaması gereken çok şey varken bu kurulda olan tanıdığım birinin sanatın nereden yapıldığına ilişkin verdiği yanlış yanıtı da düşünüyorum. Kim bilir, “Kelin merhemi olsa başına sürerdi…” demek mi gerekiyor? Ben bu kurulun değişik alanlardan seçilmiş olmasını olumlu karşılıyorum. Ama dağın fare doğurabileceği kuşkumu içimden atmaya yetmiyor. Sorun bir kurulla da kalmıyor. Onları sıradağlar gibi aşıyor. Sanırım her şey bununla sınırlı değil. Olmaması da gerek.&lt;br /&gt;En iyisi çok şeyden az ya da hiçbir şey çıkmayacağı noktasında mı kalmalı? “Bir deneyim…” demek daha mı iyi?&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Nerede nasıl bir yaşanmışlık varsa orada insanın doğanın, tüm canlıların, var oluşun öz gerçeği yatar. Gerektiğinde bir insan mağara dönemini kendi benliğinde yaşayabilmeli. Üç beş milyon yaşında olduğunu duyumsamalı. Her şey salt Anadolu’yla başlayıp bitmiyor. Anadolu’nun her döneminde kendi sınırların aşan ilişki ve bağlantılar var. Bir anlamda kendi yöresinde yaşananların odağı olma sorunlarıyla da dolu. Daha öğrenim döneminde olan genç yaştaki öğrencilerimizden de bir tasarım nedeniyle beklentilerimiz olacaksa onlara yol gösterenlerin gerçekten bu alanda örnek oluşturacak başarıları da sunabilmeleri gerekir. Geçmişten bu yana bu alanda kimler neleri nasıl özümlemiş ve değerlendirmiş? Özellikle bu duyguların çok uzağında kalmış olan yol göstericiler için söylenecek tek söz: “Kılavuzumuzun karga olmaması…”&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Üç beş yol göstericinin yeterliliği olsa bile bu denli çok sayıdaki okul ve öğrencilere gerektiği gibi nasıl ulaşacak ve onlara nasıl yeterli zaman verebilecekler. Oluşturulan her birimin aktaracakları ne derece derinlemesine doğru yaratıcı bir duyguyu etkileyebilecektir?&lt;br /&gt;Her şeye karşın böyle bir tasarımı gündeme getirip ortaya koyanı, yok etmek için elimizden geleni esirgemediğimiz Anadolu’nun gerçeğini sanatsal alanda ele alma düşüncesini uygulamaya sokmak isteyeni kutlamak gerek. Ali Akdamar tarafından belirlenmiş bu tasarımın güzelliğine uygun bir sonuca ulaşmasını istemek en başat dileğimizdir. Ancak dilemekle varılacak sonucun örtüşüp örtüşmemesi başka bir boyut. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Ne yazık ki Ali Akdamar’la hiçbir tanışıklığım olmadı. Kendisine ilişkin hiçbir bilgim de olmadı. Olsaydı bu yazı belki daha başka açılardan da bakmayı gerektirirdi. İlk kez böyle güzel bir tasarımı gündeme getiren biri olarak gördüm. Bu yazıyı tamamlamaya yakın kendisiyle yapılan söyleşiyi okudum. Ülkemizin çağdaşlık ve çağdaşlık arasında gel gitlerini gerçekçi bir dille değerlendirdiğine tanık oldum. Ülkemizde çağdaş sanatın konumunu ve açmazlarını olabildiğince özgür bir dille yansıtmış. Sanatın özgürlükle doğrudan bağlantısı ve “Sanat, sanatçının yaptığı iştir…” sözüne “Sanat sanatçının yaptığı özgün, çağdaş düzeyde yaptığı yaratıcı bir iştir…” diyerek yürekten katılmak istiyorum. Zaman ne gösterir bilemem…&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Sabahattin Şen&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3288998981724203753-1601160155295049789?l=sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/feeds/1601160155295049789/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3288998981724203753&amp;postID=1601160155295049789' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/1601160155295049789'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/1601160155295049789'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/2008/09/sabahattin-enin-sanatn-anadolu.html' title='Sabahattin Şen&apos;in Sanatın Anadolu Aydınlanması 2010 projesi için görüş ve yorumları'/><author><name>Proje hakkında</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10887942615071000918</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3288998981724203753.post-4350665621787561837</id><published>2008-08-29T04:56:00.001-07:00</published><updated>2008-08-29T05:05:06.177-07:00</updated><title type='text'>Proje kurucusu ve danışmanı Ali Akdamar ile Sanatın Anadolu Aydınlanması üzerine söyleşi</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;"Kuşkusuz özgürlüktür sanatın gelişimini sağlayan. Olabildiğince özgür, evrensel düşünce ortamında üretilir sanat. Ancak bu coğrafya tarih boyunca çeşitli dönemlerde bu özgür ortamı bulamamış, sanatçılar ciddi sı&amp;shy;kıntılar yaşamıştır. Bugün hala aynı derecede olmasa da baskı ortamı devam ediyor. Hatta yaşanan süreçler yüzünden iç denetim mekanizmaları neredeyse genetik şifrelerimize işlenmiş durumda. Tarihi boyunca farklı kültürlerin renklerini ve zenginliğini özünde barındıran bu coğrafyada, tutsak zihinlerimizle sanat üretme çaba&amp;shy;sı içindeyiz. Gelenekselcilikle çağdaşlık, eskiyle yeni, tutuculukla ilericilik değerleri birbirine karışmış durumda. İşte böyle bir ortamda sanatta çağdaşlaşmayı arayan sanatçıların varlığı dikkat çekiyor. Daha doğru bir deyişle bu coğrafyanın kültürünü çağdaş anlayışla geleceğe aktarmaktır bu. Benim projem bunun Anadoluya yayıl&amp;shy;masını sağlamak. Oradaki kültür ve insan hazinesini bu yaklaşımla dünyaya göstermek."&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SLfkT5dq36I/AAAAAAAAAEU/mgmCrp31nNI/s1600-h/ali+akdamar.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5239907721962774434" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SLfkT5dq36I/AAAAAAAAAEU/mgmCrp31nNI/s400/ali+akdamar.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SLfkT5dq36I/AAAAAAAAAEU/mgmCrp31nNI/s1600-h/ali+akdamar.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SLfkT5dq36I/AAAAAAAAAEU/mgmCrp31nNI/s1600-h/ali+akdamar.JPG"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Tasarladığınız projede önemli isimlerden oluşan bir danışma kurulu var. Danışma kurulunu oluşturma&amp;shy;nızdaki amaç nedir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Projeye katılacak olanlar ressamlar. Hepsi aydın, birikimli insanlar. Entellektüeller. Onlara nasıl resim yapmaları gerektiğini söyleyemeyiz. Ne yapmaları gerektiğini dikte ettiremeyiz. Ancak projenin bir ana &amp;shy;fikri,bir ruhu var.Bu ruhun duygusunu aktarmak, projeye katılan sanatçılara yeni bilgiler ulaştırmak, onların kafalarında şekillenecek imgelere kanal açmak gerek. Danışma kurulu bu nedenle var. Bir bilgi paylaşım ortamının yaratılması diğer an&amp;shy;lamda. Değişik disiplinlerden aynı konuya bakış bir zenginlik yaratacaktır. Yolda düşülmesi muhtemel tuzakların ortadan kaldırılması için de gerekli bu danışma kurulu. Ama kesinlikle bir jüri değil, bir "üst makam ya da kurum" değil.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Danışma kurulunda farklı sanat dallarından kişiler oluşturuyor; fotoğrafçı, ressam, tiyatrocu, sanat tarihi araştırmacısı, şair, grafiker gibi..Neden farklı alanlarda kişiler seçtiniz?&lt;br /&gt;Biraz önce söylediğim nedenle. Farklı disiplinler farklı bakış açıları yaratır. Bir uygarlığın kendini anlatması sadece görsel öğelerle olmaz. Yazını vardır, sosyolojik yapısını belirleyen kültür öğeleri vardır, davranışı, ekonomisi vesaire. Bunlar bu&amp;shy;gün bizim onları anlayacağımız değişik ip uçlarıdır. Biraz daha açmak gerekirse; o dönemin sembollerini bugünkü ürünlere aktarmak yeterli değil. Onları kavramak ve bugüne taşımak gerekiyor. Bizim da&amp;shy;nışma kurulumuz da bu nedenle geniş bir perspektiften bakıyor. O dönemlere ait diğer bilgilere ulaşmak için değişik disiplinlere ihtiyaç var. Bu nedenle zaman zaman mimar, arkeolog ve tarihçi dostlar&amp;shy;dan da yardım isteyeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bir proje tasarımcısı olarak bugünün sanatı sizin kelimelerinizde nasıl tarif buluyor? Sizce çağdaş sanatçılar kendi kültürlerinden kopuk, kimliksiz eserler mi üretiyorlar? Sanatın Anadolu Aydınlan&amp;shy;ması başlıklı projeyi tasarlarken ne düşündünüz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Sanat sanatçının yaptığı iştir. Benim en sevdiğim tanım bu. Çünkü bu tanım sa&amp;shy;natçıyı doğrudan bağlıyor. Onun kişiliği, eğitimi, ruh durumu, davranışı, politik duruşu, dünyaya bakışı yani her şeyiyle ürettiği sanat için gerekli doneler. Yaratıcı&amp;shy;lık, teklik, olguları ardından gelen önemli şeyler. Kuşkusuz özgürlüktür sanatın gelişimini sağlayan. Olabildiğince özgür, evrensel düşünce ortamında üretilir sanat. Ancak bu coğrafya tarih boyunca çeşitli dönemlerde bu özgür ortamı bulamamış, sanatçılar ciddi sıkıntılar yaşamıştır. Bu&amp;shy;gün hala aynı derecede olmasa da baskı ortamı devam ediyor. Hatta yaşanan süreçler yüzünden iç denetim mekanizma&amp;shy;ları neredeyse genetik şifrelerimize işlenmiş durumda. Tarihi boyunca farklı kültür&amp;shy;lerin renklerini ve zenginliğini özünde barındıran bu coğrafyada, tutsak zihin&amp;shy;lerimizle sanat üretme çabası içindeyiz. Gelenekselcilikle çağdaşlık, eskiyle yeni, tutuculukla ilericilik değerleri birbirine karışmış durumda. İşte böyle bir ortamda sanatta çağdaşlaşmayı arayan sanatçıların varlığı dikkat çekiyor. Daha doğru bir deyişle bu coğrafyanın kültürünü çağdaş anlayışla geleceğe aktarmaktır bu. Benim projem bunun Anadolu’ya yayılmasını sağlamak. Oradaki kültür ve insan hazi&amp;shy;nesini bu yaklaşımla dünyaya göstermek.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Etnik değerleri modernize ettiğimiz zaman Anado&amp;shy;lu’dan gelebilecek bir tepki olabilir mi sizce?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;em&gt;Etnik değerler değil. Üzerinde yaşadığı topraklarda bizden önce yaşamış tüm uygarlıkların birikiminden söz ediyoruz. Neolitik dönemden, hatta daha öncesin&amp;shy;den başlayan 11800 yıllık bir birikimden. Urfa' da Göbeklitepe' de bulunanlarla yakından ilgimiz var. 11800 yıl önceki atalarımız onlar. Ne yaptıkları, nasıl ya&amp;shy;şadıkları bizi ilgilendiriyor.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Avrupa kültür başkenti seçilmek, Avrupa ile kültü&amp;shy;rel ilişkilerin gelişmesinde etkili olacak mıdır? Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kültür ekonomisi diye bir kavram var biliyorsunuz. Artık eskisi gibi sanatçılar bir haminin himayesinde değil. Bugün sanat tabana doğru yayılıyor. Özellikle resim alanında sanat pazarları oluşmuş durumda. Bu pazarlardaki dükkanların adı galeri, panayırların adı ise sergi. Bu benzetmeleri kötü amaçla değil olumlu gördüğüm için yapıyorum. Sanatın yay&amp;shy;gınlaşması için olmazsa olmaz şeyler. Kötü olan İstanbul'un eski mallar pazarı olarak görülmesi. Bunu etkileyen pek çok faktör var tabii. Çağdaş sanatları tanımıyoruz. Bu nedenle de satın almakta korkak davranıyoruz. Ama yine de uluslararası pazara biraz daha önlerde girmemiz ge&amp;shy;rekiyordu. Daha açık bir ifadeyle bugün sanat tüketicilerine yeni şeylerin sunulma&amp;shy;sı gerekiyor. Bu benim fikrim.Eski ürün&amp;shy;lerin yerine yenilerini istiyorum.Eskiler ne yazık ki Avrupa'nın doyma noktasından sonra bizde pazarlanıyor. Biz teknolojik ürünlerde de aynı sıkıntıyı yaşadık yıllar&amp;shy;ca, hala da yaşıyoruz. İnternet öncesinde haberimiz bile olmuyordu.&lt;br /&gt;Sözü uzattım ama demek istediğim belli oldu sanırım. Avrupa kültür başkenti olmanın böyle bir bıçak sırtı var. Bir pazar olarak mı başkentiz, yoksa kültürel alışverişte eşit paylı ortaklar mıyız?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dünyadaki diğer seçilmiş ve seçilen kültür baş&amp;shy;kentlerini düşündüğümüzde İstanbul Kültür Baş&amp;shy;kenti nerede duruyor sizce?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İstanbul kurulduğu günden bu yana Avrupa’ nın en değerli, en önemli kentle&amp;shy;rinden birisi olmuştur. Oryantalizmin sembol kentidir. Kozmopolit, çok kültürlü yapısı çekiciliğini arttırmış gözde bir kent olmuştur her zaman. Kötü yöneticilerin elinde bugün dünya mirasından çıkarılma noktasına gelmiş olması tabii ki büyük talihsizlik. yanlış politikaların kurbanı. Tüm bu olumsuzluklara rağmen kültürel bağlamda her zaman bir başkent olma özelliğini taşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu sıralar her şey İstanbul’da yoğunlaşmış durum&amp;shy;da bienaller, sanat fuarları, ve 2010 projesi gibi..Siz İstanbul’u nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’nin geneline yayılan çağdaş sanat organizasyonlarımı yoksa Türkiye’nin sadece tek bir şehrine yoğunlaş&amp;shy;mak mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz önce saydığım nedenlerle bu böyle gelişiyor diye düşünmek istiyorum. Diğer bir söylemle sanat ve kültürde dükalık. Kalabalık nüfus, olanaklar, tüketim koşulları İstanbulu bu noktada tutuyor. Ama Umutsuz bir durum yok. Gezdiğim yerlerde görüyorum. Pek çok yerel sanat çabası, kültür etkinlikleri Anadoluda yeşe&amp;shy;riyor. Diyarbakır, Mersin, Ankara, İzmir, Eskişehir, Çanakkale, Bursa, daha pek çok kent sayabilirim size. Buralarda ulusla&amp;shy;rarası etkinlikler var. Bienaller, sergiler, çalıştaylar. Son derece umut verici.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İstanbul’dan Avrupa’ya açılmak neden daha kolay? Anadolu’da bu imkanlar oluşturulamaz mı?&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;em&gt;Daha kolay değil. Şimdilik öyle. Yaban&amp;shy;cılar İstanbul'u biliyorlar. Daha doğrusu biliyorlardı. Şimdi tüm Anadoluda kültür ve sanat alışverişi var.&lt;br /&gt;Diğer Avrupa Kültür Başkentlerine baktığımızda hepsi bir marka halini almış. Sizce İstanbul’un böyle bir şeye ihtiyacı var mıydı?&lt;br /&gt;Kentler marka olmazlar. Bu kavramı üretenleri her zaman kınıyorum. Ken&amp;shy;tin bir ürünü marka olabilir. Kentler yaşayan organizmalardır. Canlıdır. Mal muamelesi yapamazsınız. Yaparsanız her malın ömrü olduğu gibi ona da ömür biçersiniz. Konuşmamız gereken kavram ünlenmektir. Evet bugüne kadar olan Avrupa Kültür Başkentlerinin bazılarının ünlenmeye ihtiyaçları vardı. İstanbulla kı&amp;shy;yasladığımızda daha az bilinen şehirlerdi bir kısmı. Ama isterseniz başka bir açıdan bakalım. Bu tür kültür alışverişleri her türlü yararlıdır. Sadece bizim tanınma&amp;shy;mıza değil bizim tanımamıza da neden olur. Bu da az şey değil herhalde.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sanatın Anadolu Aydınlanması projesinin toplumu ne şekilde etkileyeceğini düşünüyorsunuz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bu projenin toplumu etkileyip etkileme&amp;shy;yeceğini bilmiyorum. Sadece çok doğru birşey yaptığım inancındayım. Kültürü İstanbul'dan ibaret saymamak gerekir. Anadolu uygarlıkların beşiği olarak tüm dünya kültür ve sanatını etkilemiştir. Bu proje bu durumun farkına varmamızı sağlarsa yeterli. Başarıya ulaşmış demektir. Ancak iyi kurgulanırsa ve destek görürse umulmadık açılımlar yapabilir. Dilerim öyle olur.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu projeye ortak olarak üniversiteleri seçmenizdeki sebep nedir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Pratik bir nedenle. İstanbul'dan Anadolu kentlerindeki tüm sanatçıları bu proje kapsamına almak pek olası değil. Üni&amp;shy;versitelere ulaşmak kolay. Proje liderleri aracılığyla iletişimi sürdürmek kolay. Gönül ister ki üniversiteler kentlerindeki diğer sanatçıları içlerine alsın ve gruplar büyüsün. Biz bunun olması için çaba harcayacağız.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Proje gruplarının, birbirleriyle ve danışma kurulu ile etkileşimini sağlamak amaçlı belli periyodlarda üniversiteleri ziyaret etmeyi düşünüyorsunuz ve Kültür-Sanat başlıklarıyla konferanslar verilecek, peki bundan eğitimin tüm paydaşları yararlanabi&amp;shy;lecek mi? Nasıl bir yarar sağlayacaklar?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Mekanizma şöyle. Biz her üniversiteden bir proje lideri istiyoruz. Bu lider okulun tüm sanat dallarını içine alarak çalışma grubunu oluşturacak. Proje lideriyle sürek&amp;shy;li iletişimde olacağız. Proje sonuçlanınca&amp;shy;ya kadar da üç buluşma gerçekleştireceğiz. Bunun ilk ikisinde o üniversitedeki pro&amp;shy;jeye dahil olan tüm sanatçılar yer alacak. Bunun dışında kalanların katılımı için de istekde bulunacağız. Çalıştaylara ve konferanslara ne kadar çok sanatçı katılır&amp;shy;sa o kadar iyi olur. Ancak bu proje lideri&amp;shy;nin organizasyonudur.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu projenin tasarımcısı olarak mesajını siz nasıl özetliyorsunuz, projenizden beklentileriniz neler?&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bir mesaja gereksinim olduğunu sanmıyo&amp;shy;rum. Ben kendimi çok önemli bir yerde de görmüyorum. İyi bir fikrin sahibi olduğu&amp;shy;mu düşünüyorum ve bu fikrin gerçekleş&amp;shy;mesi için çaba harcıyorum. Destekçimin yıllardır yaptığı bir seminerler dizisini içerik olarak başka bir şekilde değerlendi&amp;shy;riyorum. Böylece onların harcadığı parayı etkili kullanıma dönüştürüyorum.&lt;br /&gt;Sonuçları önemli olabilecek bir proje ürettim. Anadolu’ da dar olanaklarla ça&amp;shy;balayan sanatçılara bir olanak bir şans sağladım. kendilerini gösterebilecekler. Bir ortak üretim ortamı yarattım. 12 üniver&amp;shy;site birbirleriyle iletişim halinde olacak, birbirlerini tanıyacak, birbirlerine destek olacak. Ülkemizdeki resim sanatında bir&amp;shy;kaç yıldır yeni değer kazanmaya başlayan birikimlerimizin çağdaş yorumlarla özgün leşmiş resimlerin yapılmasına öncülük edecek. Tüm dünya 12 sergiyle Anadolu’yu görecek. Üstelik sanatçıların modern anla&amp;shy;yışlarıyla.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3288998981724203753-4350665621787561837?l=sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/feeds/4350665621787561837/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3288998981724203753&amp;postID=4350665621787561837' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/4350665621787561837'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/4350665621787561837'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/2008/08/proje-kurucusu-ve-danman-ali-akdamar.html' title='Proje kurucusu ve danışmanı Ali Akdamar ile Sanatın Anadolu Aydınlanması üzerine söyleşi'/><author><name>Proje hakkında</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10887942615071000918</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_MKVRDqpMN5I/SLfkT5dq36I/AAAAAAAAAEU/mgmCrp31nNI/s72-c/ali+akdamar.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3288998981724203753.post-4232004920059775195</id><published>2008-07-14T12:23:00.000-07:00</published><updated>2008-08-29T05:22:27.324-07:00</updated><title type='text'>Aydınlanma - farkındalık - çağdaşlaşma</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;strong&gt;Sanatın Anadolu Aydınlanması 2010 projesi nedir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;Anadolu'nun sahip olduğu kültürel değerleri inceleyerek farkındalık yaratmak ve bu değerleri çağdaş formlarda yeniden yorumlayarak sürekliliği sağlamak &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;strong&gt;Projenin amacı;&lt;/strong&gt; Anadolu uygarlıklarının günümüz sanatına etkisi, kültürel birikim bağlamında bu uygarlıkların değerlendirilmesi, bu birikimden yola çıkarak ne kadar evrensel ürünler ortaya konduğunun sorgulanması ve Anadolu'da bulunan üniversitelerin güzel sanatlar bölümlerine bir açılım sağlayarak aydınlatıcı bir sanat hareketi başlatılması hedeflenmiştir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;Sanatın Anadolu Aydınlanması projesi &lt;strong&gt;Ali Akdamar&lt;/strong&gt; tarafından tasarlanmış olup, 2008'den 2010'a kadar sürecek olan proje &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.livesanat.com/"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;Live Sanat &lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;tarafından desteklenmektedir. Geniş bir çalışma diliminde ve sonrasında Anadolu ile sanatın merkezi olan İstanbul ve dünya arasında köprü kurabilmek amacını taşımaktadır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;Projenin evrensel boyutta ve bir bütünlük içerisinde yürümesini sağlayacak bir danışma kurulu oluşturulmuştur.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;03.07.2008 tarihinde proje tasarımcısı &lt;strong&gt;Ali Akdamar&lt;/strong&gt; ve projeye destek veren firma&lt;strong&gt; Lisans Kırtasiye, &lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;Sanatın Anadolu Aydınlanması 2010 Projesini&lt;/strong&gt; görüşmek üzere danışma kurulu ile bir toplantı düzenlemiştir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;Projenin danışma kurulunda (soyadı alfabetik sırasına göre) &lt;span style="FONT-WEIGHT: bold"&gt;Ali Akdamar&lt;/span&gt;, &lt;strong&gt;Refik Durbaş&lt;/strong&gt;, &lt;strong&gt;Devrim Erbil, Adem Genç, Ara Güler, Leyla Pınar, Ferit Özşen, Tilbe Saran, Gürol Sözen, Erkal Yavi &lt;/strong&gt;yer almaktadır.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;Danışma kurulunun amacı; katılımcılar kendi coğrafyalarındaki geçmiş uygarlıkların bugüne bıraktıklarından yararlanarak, soyutlamalar yaparak çağdaş ürünler geliştireceklerdir. Danışma kurulu bu bağlamda yön verici ve bilgi aktarıcı konumda olacaktır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;Proje faliyetleri; Projeye katılmayı kabul eden üniversiteler kendi içlerinde oluşturacakları ekibi ve proje liderlerini belirleyecektir. Proje konusu kendilerine verilip, bir kavram bütünlüğü içinde ortak bir çalışma başlatılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resim, cam, hat, bezeme, grafik, seramik alanlarını kullanarak üretecekleri bu proje, kendi coğrafyalarının sahip olduğu kültürel mirası yansıtan nitelikte olacaktır. Proje lideri tarafından düzenlenecek ve proje süresince her üniversitede en az bir atölye çalışması yapılacaktır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;1.5 yıl boyunca danışma kurulu üyeleri ve proje destekcisi firma Live Sanat tanıtım ekibi katılımcı üniversiteleri çeşitli zaman periyodları içerisinde ziyaretlerde bulunacaklardır. Bu ziyeretlerde Danışma Kurulu üyelerinin katılımlarıyla üniversitelerde güzel sanatlar fakültesi öğrencileri ile belirlenen konularda söyleşiler yapılacak, Proje Ekibi ile proje üzerine konuşulacak, destek ve paylaşımlarda bulunulacaktır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;Türk Görsel Sanatlarda, özgün kültürümüzün çağdaş bir anlayışla yer almasını sağlayacak, Hititlerin, Selçukluların, Artukluların, Friglerin ve daha pek çok uygarlığın birikimlerini bugün nasıl değerlendireceğimizin sorgulanması gerçekleştirilecektir. Tasarım ve sanat bağlamında tüm dünyaya esin kaynağı olan bu uygarlıkların bizim tarafımızdan neden kullanılmadığı &lt;strong&gt;Sanatın Anadolu Aydınlanması&lt;/strong&gt; projesi ile yanıt bulacaktır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5223500529564695186" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_MKVRDqpMN5I/SH2aDmzEupI/AAAAAAAAAEE/sUIle-zxYL8/s400/P7036269.JPG" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;font-size:78%;"&gt;&lt;strong&gt; İsimler sağdan sola: Erkal Yavi, Ali Akdamar, Devrim Erbil , Mayir Saranga,&lt;br /&gt;Refik Durbaş, Leyla Pınar, Ferit Özşen, Gürol Sözen, Beny Estiroti&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5223240936171644434" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_MKVRDqpMN5I/SHyt9SDKJhI/AAAAAAAAADc/nsTdTx14H3k/s400/P7036267.JPG" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5223240446858059090" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_MKVRDqpMN5I/SHytgzNtXVI/AAAAAAAAADU/ItRJdXetvJI/s400/P7036270.JPG" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5223240213062057074" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_MKVRDqpMN5I/SHytTMQZfHI/AAAAAAAAADM/i0ENuZsgBpA/s400/P7036273.JPG" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;Projeyi İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti resmi web sitesindende takip edebilirsiniz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.istanbul2010.org/kultur-ve-sanat/gorsel-sanatlar/projeler/sanatin-anadolu-aydinlanmasi/"&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;http://www.istanbul2010.org/kultur-ve-sanat/gorsel-sanatlar/projeler/sanatin-anadolu-aydinlanmasi/&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:lucida grande;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3288998981724203753-4232004920059775195?l=sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/feeds/4232004920059775195/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3288998981724203753&amp;postID=4232004920059775195' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/4232004920059775195'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3288998981724203753/posts/default/4232004920059775195'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatinanadoluaydinlanmasi2010.blogspot.com/2008/07/aydnlanma-farkndalk-adalama.html' title='Aydınlanma - farkındalık - çağdaşlaşma'/><author><name>Proje hakkında</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10887942615071000918</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp1.blogger.com/_MKVRDqpMN5I/SH2aDmzEupI/AAAAAAAAAEE/sUIle-zxYL8/s72-c/P7036269.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry></feed>
